Antakya
a
Özgürlüğün, İnancın ve Yalnızlığın Öyküsü
İnsanoğlunun, bilme ve anlama arzusuyla şekillenen tarihsel yolculuğunda bugüne dek kesin bir yanıt bulamadığı en temel meselelerden biri, özgürlük kavramıdır. Peki, tam anlamıyla tanımlayamadığımız bu kavram nedir? İnsan gerçekten doğuştan özgür müdür? Özgürse ne ölçüde özgürdür? Özgürlüğün bir sınırı var mıdır?
Bu ve benzeri sorulara yanıt arayışı, insanlığın milyonlarca yıllık tarihine yayılan, sonu gelmeyen bir öykü gibidir. Bu öykü; dil, din, inanç, ırk ve renk ayrımı gözetmeksizin farklı topluluklar, inanç grupları ve milletler tarafından değişik biçimlerde yorumlanmış, tanımlanmaya çalışılmıştır.
Ne var ki insanı ve doğanın yasalarını merkeze alan özgürlük kavramı, bugüne kadar herkesin üzerinde uzlaşabileceği, eksiksiz bir tanıma kavuşturulamamıştır. Bundan sonra kavuşturulabilir mi? Açıkçası bundan pek emin değilim. İnsan, insanın kurdu olmaya devam ettikçe özgürlük de yeni öykülerle yolculuğunu sürdürecektir.
Ancak ben, insanlığın bir ferdi olduğum bilinciyle, toplumsal sorumluluklarımı ve görevlerimi hiçbir zaman unutmadan, özgürlüğü herkes için ve her koşulda doğuştan gelen, vazgeçilmez bir hak olarak tanıyacağım, benimseyeceğim ve savunacağım. Verdiğim sözlerden dönmem hâlinde, erdemlerim beni yaksın, kül etsin. Ta ki kendi küllerimden yeniden doğana kadar…
Mehmet Âkif Ersoy, İstiklâl Marşı’mızın üçüncü kıtasında şöyle seslenir:
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Öyleyse gelin, insanlığın binlerce yıllık özgürlük arayışında buluşalım. Bu ortak ülküden hareketle, 20 Nisan günü Özgürlük Bayramı olarak kutlanan Pesah vesilesiyle Antakyalı Musevi hemşerilerimizi ziyaret edelim. Hem bayramlarını kutlayalım hem de bu kadim bayramın anlamını, onların kendi anlatımlarıyla birlikte öğrenelim.
Bir Bayram Arifesinde…
19 Nisan 2019 Cuma günü, güneş son ışıklarını maviden kızıla çevirirken kapalı durumdaki konukevinin zilini çaldım.
Kapıyı Antakya Musevi Cemaati Başkanı Sayın Şaul Cenudioğlu açtı. Beni güler yüzle karşılayarak içeri davet etti. Son hahamları merhum Davut Cemal’in fotoğrafının önünde bulunan genişçe bir koltuğa buyur etti.
Kısa bir hoş geldiniz sohbetinin ardından mahcubiyetini ifade eden bir ses tonuyla:
“Bugün, dinî geleneklerimizin dışında hiçbir işle uğraşmayız. Bu nedenle size bir ikramda bulunamıyorum. Yarın bayramın ilk günü. Bayram kutlamasına gelirseniz Tuna ablanın yaptığı badem ezmesinden ikram ederim.” dedi.
Birlikte gülümsedik. Birkaç kısa anının ardından sohbetimize devam ettik.
KENDİNİZİ NASIL TANIMLIYORSUNUZ?
Bizler, Antakya’nın kuruluşundan bu yana bu topraklarda varlığını sürdüren bir topluluk, bir cemaatiz. Yaklaşık yirmi üç asırdır burada yaşıyoruz. Bu toprakların inancıyla, kültürüyle ve yaşam biçimiyle yoğrulduk.
Gündelik yaşamımızda Arapçayı, inanç dünyamızda İbraniceyi, eğitim ve toplumsal yaşamımızda ise Türkçeyi kullanıyoruz. Bundan daha zengin bir kültürel yaşam düşünülebilir mi?
Yakın geçmişe kadar 90-100 aileden oluşuyorduk. Nüfusumuz yaklaşık 450-500 kişi civarındaydı. Ancak birçok ailemiz, siyasi kaygılardan ziyade ekonomik nedenlerle Antakya’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir kısmı İstanbul’a, bir kısmı Amerika’ya, çok azı da İsrail’e yerleşti.
Buradan ayrılan hemşerilerimizle zaman zaman görüşme olanağı buluyoruz. Hepsinin Antakya özlemi burunlarında tütüyor. Bazı aileler torunlarını buraya göndererek aile evlerini ziyaret etmelerini sağlıyor.
Dedim ya, bu topraklara duyulan özlem hâlâ çok güçlü!
ANTAKYA’DA HANGİ AİLELER YAŞARDI?
Aklımda kalanları sayayım:
Saadeler, Hımsiler, Düveykiler, Mizrahiler, Berdeyanlar, Kebudiler, Cemaller, Şimeller, Cenudioğulları, Şuveykiler, Malehler, Hareriler, Marabiler ve İlhepler gibi dönemin kalabalık aileleri burada yaşardı.
BU AİLELER NE İŞLE UĞRAŞIRDI?
Varlıklı aileler genellikle tekstil ticaretiyle uğraşırdı. Esnaf kimliğiyle öne çıkanların zücaciye mağazaları vardı. Bir de berberimiz bulunurdu. Daha mütevazı koşullarda yaşayanlar ise seyyar satıcılık yaparak geçimlerini sağlardı.
CEMAATİNİZ KAÇ KİŞİDEN OLUŞUYOR?
Antakya’daki cemaatimiz bugün yalnızca 16 kişiden oluşuyor. İskenderun’dan da bir kişi aramıza katılıyor. Böylece toplam 17 kişi oluyoruz.
Biliyorsunuz, İskenderun’daki havrayı cemaatten kimse kalmadığı için kapatmak zorunda kaldık. Burayı ne zaman kapatırız, doğrusu bilmiyorum!
Yalnızlık ve acılar insana çok şey öğretiyor. Umarım buradaki birlikteliğimiz bundan sonra da kesintiye uğramaz.
BİRAZ DA PESAH BAYRAMI’NDAN SÖZ EDELİM…
Pesah, bizim için özgürlük bayramıdır. Bu bayramı, atalarımızın Mısır’da geçirdiği 210 yıllık kölelik dönemini ve ardından çölde açlık, yoksulluk ve zorluklarla geçen 40 yıllık yolculuğunu hatırlamak, bu tarihî hafızayı çocuklarımıza aktarmak amacıyla kutlarız.
BU ÖYKÜYÜ BİZE ANLATABİLİR MİSİNİZ?
Kölelikten kurtuluşumuzu, bu süreçte başımıza gelenleri, dönemin tartışmalarını, hatta neler yiyip neler yiyemediğimizi anlatan metne Agada deriz.
Agada, Mısır’dan ayrılmak zorunda kalan ve köleleştirilen halkımızın özgürlüğe doğru yolculuğunu anlatır. İnancımıza göre Agada’nın, yani öykünün anlatılmadığı bir ev, Yahudi evi sayılmaz.
Her cemaat, Pesah’ın temel amacını oluşturan “O gün çocuğuna anlatacaksın.” (Şemot 13:8) buyruğunun yerine getirilmesi için elinden gelen bütün çabayı göstermekle yükümlüdür.
Agada’ya göre Yahudiler, Mısır’da Firavun’un yönetimi altında köle olarak, büyük acılar ve ağır baskılar içinde yaşamaktadır. Yahudilerin hızla çoğalmasından ve ileride krallığının egemenliğini tehdit edebileceklerinden endişe eden Firavun, ülkesindeki İbrani erkek çocuklarının öldürülmesini emreder.
Levi kabilesinden Amram’ın eşi Yohevet de dünyaya gelen oğluna kıyamaz. Bebeğini bir sepete koyarak Nil Nehri’ne bırakır. Sepet, sarayın yakınlarından geçerken saray görevlileri tarafından bulunur ve Firavun’un kızına götürülür. Prenses bebeği evlat edinir ve ona, “sudan çıkarılmış” anlamına gelen Moşe (Musa) adını verir.
Sarayda bir prens gibi yetiştirilen Moşe, zamanla kendi kökenini sorgulamaya başlar ve İbrani olduğunu öğrenir. Bir gün, bir Mısırlının Yahudi bir köleyi haksız yere dövdüğüne tanık olur. Bu zulme dayanamayarak Mısırlıyı öldürür. İşlediği cinayet nedeniyle Mısır’dan kaçar ve Midyan topraklarına sığınır. Orada bir kâhinin kızıyla evlenir ve çobanlık yapmaya başlar.
Bir gün Horev Dağı’nın eteklerinde koyunlarını otlatırken Tanrı, yanan bir çalı aracılığıyla Moşe’ye görünür ve ona halkının yanına dönmesini buyurur. Moşe, bu çağrıya uyarak Mısır’a döner. Ağabeyi Aaron’un (Harun) da yardımıyla halkının Tanrı’ya olan inancını güçlendirir.
Firavun’un sarayına giderek halkının serbest bırakılmasını talep eder ve Tanrı’nın kudretini gösteren mucizelere tanıklık ettirir. Ancak Firavun, bu isteği reddeder ve Moşe’yi huzurundan kovar.
Bunun üzerine Tanrı, Mısır’ın üzerine on bela gönderir: Suların kana dönüşmesi, kurbağalar, bitler, yabani hayvanlar, hayvanlarda salgın hastalık, çıbanlar, dolu, çekirgeler, karanlık ve ilk doğan erkek çocukların ölümü.
Son bela sonucunda Firavun’un ilk doğan oğlu da hayatını kaybeder. Bunun üzerine Firavun, Moşe’yi huzuruna çağırarak halkının gitmesine izin verdiğini bildirir. Başlarına gelen felaketlerin sona ermesi için Yahudilerin bir an önce Mısır’ı terk etmelerini ister.
Moşe halkını toplar. Hamurlarının mayalanmasını bekleyecek zamanları bile yoktur. Genç, yaşlı, kadın, erkek herkes aceleyle yola koyulur. Böylece Yahudi halkı, Mısır’daki kölelikten kurtularak özgürlüğe doğru ilk adımını atar.
Mısır’dan çıkışın ardından çölde geçen kırk yıllık yolculuk sonucunda vaat edilmiş topraklara ulaşırlar.
Tanrı, bu kutlu kurtuluş gününün anısını yaşatmak amacıyla yedi gün boyunca mayasız ekmek, yani matza yenilmesini buyurur. Vaat edilmiş toprakların dışında yaşayan Yahudiler ise sekiz gün boyunca Pesah Bayramı’nı kutlar. Böylece Pesah, kölelikten özgürlüğe geçişin ve yeniden doğuşun simgesi hâline gelir.
Kısaca Pesah Bayramı’nın öyküsü böyle.
BİRAZ DA BAYRAM HAZIRLIKLARINIZDAN VE GELENEKLERİNİZDEN SÖZ EDEBİLİR MİSİNİZ?
Bayramın birinci ve ikinci akşamı, Seder adını verdiğimiz özel bayram sofralarını hazırlarız.
Eskiden ailelerimiz ve yakınlarımız bu sofraları kendi evlerinde kurarlardı. Şimdi sayımız giderek azaldığı için Seder soframızı havranın konukevinde hazırlıyoruz.
Gördüğünüz gibi sofranın büyük bölümünü hazırladık. Biraz sonra güneş batacak. Hep birlikte sofraya oturacağız. Önce dualarımızı okuyacak, ardından soframızın bereketini paylaşacağız. Böylece bayram kutlama geleneğimiz başlamış olacak.
Seder sofrası, inanç geleneğimizde son derece anlamlı ve önemli bir yere sahiptir. Sofrada bulunan her eşyanın ve her yiyeceğin kendine özgü simgesel bir anlamı vardır. Bu semboller, inanç dünyamızın ve tarihsel hafızamızın ayrılmaz bir parçasıdır.
SOFRADA NELER BULUNUR?
Seder sofrasında mumlar, kırmızı şarap, Seder tabağı, matza, karpas, maror, haroset, zeroa ve betsa gibi dinî ve simgesel anlam taşıyan yiyecekler bulunur.
Mum: Şabat’ta ve bayramlarda mum yakarız. Şabat, cuma günü güneş batarken başlayıp cumartesi günü güneş batımına kadar süren kutsal dinlenme günüdür. Pesah onuruna da mumlarımızı yakarız. Mum, aydınlığı, umudu ve karanlıktan çıkışı simgeler; bize aydınlığın yolunu gösterir.
Kırmızı şarap: Şarap, mutluluğumuzu, sevincimizi ve coşkumuzu simgeler. Kırmızı rengi ise kanı hatırlatır. Atalarımızın kölelik günlerinde uğradıkları zulmü, gördükleri eziyeti ve döktükleri kanı anımsatır. Bununla birlikte kan, kurtuluşun da simgesidir. Atalarımız Mısır’dan ayrılmadan önce, kutsal kabul edilen kuzuyu kurban etmiş ve kanını kapılarının üzerine sürmüşlerdir. Böylece son bela olan ilk doğan erkek çocukların ölümünden Yahudi ailelerin çocukları etkilenmemiştir.
Seder sırasında dört kadeh şarap içeriz. Bunun nedeni, Tora’da ifade edilen dört kurtuluş vaadini temsil etmesidir. Bir başka yoruma göre ise İsrailoğulları sürgün döneminde dört önemli erdemli davranışlarını korumuşlardır. Dört kadeh şarap, bu değerlerin sembolüdür.
Seder tabağı: Sofranın ortasına yerleştirilir ve içinde çeşitli sembolik yiyecekler bulunur. Seder’in temel amacı, sofraya oturan herkesin kendisini sanki Mısır’dan çıkış yolculuğunu bizzat yaşamış gibi hissetmesidir.
Seder sofrasındaki sembollerin görsel ve dokunsal gücü, bizi köklerimizle yeniden buluşturur, geçmişimizden ilham almamızı sağlar. Aynı zamanda kendi esaretlerimizden kurtulmak için harekete geçmemize yardımcı olur.
Matza: Mayasız hamurdan yapılan ekmektir. Atalarımız Mısır’ı öylesine büyük bir aceleyle terk etmişlerdir ki hazırladıkları hamurun mayalanmasını bekleyememiş, ekmeklerini mayasız olarak pişirip yola koyulmuşlardır. Bu olayın anısına, Seder sofrasında üzeri örtülü bir tepsi içerisinde üç adet bütün matza bulundururuz.
Karpas: Genellikle kereviz, maydanoz veya benzeri yeşilliklerle hazırlanır. Tuzlu suya ya da koşer sirkeye batırılarak yenir. Mısır’da yaşayan Yahudilerin ağır yaşam koşullarını hatırlatır. Tuzlu su, atalarımızın kölelik döneminde döktükleri teri ve gözyaşlarını simgeler.
Maror: Acı otları temsil eder. Ülkemizde bunun için genellikle marul kullanılır. Marulun özelliği, ilk tadıldığında hafif tatlı, sonrasında ise giderek acı bir tat bırakmasıdır. Bu durum, Yahudilerin Mısır’daki yaşamlarının başlangıçta daha huzurlu olmasını, zamanla ise acı ve zulme dönüşmesini simgeler.
Haroset: Ezilmiş elma, kuru üzüm, tarçın, hurma ve kırmızı şaraptan hazırlanan geleneksel bir karışımdır. Görünümü çamuru andırır. Firavun’un İsrailoğullarına yaptırdığı ağır inşaat işlerinde kullanılan harcı ve atalarımızın kölelik dönemindeki zorlu yaşamını hatırlatır.
Haroset’in damakta bıraktığı hoş tat ise özgürlüğün ve kurtuluşun tatlılığını simgeler. Aynı zamanda bilgelerin, Tanrı ile İsrailoğulları arasındaki sevgi bağını anlatan Şir Aşirim’deki “Elma ağacı altında uyandırdım seni.” (8:5) ifadesiyle de ilişkilendirilir.
Zeroa: Yanmış kuzu koludur. Bet-Amikdaş’ta, yani Kudüs’teki Kutsal Tapınak’ta kurban olarak sunulan kuzunun anısını yaşatır. Günümüzde Bet-Amikdaş bulunmadığından bu yiyecek tüketilmez. Zeroa, aynı zamanda “kol” anlamına gelir. Tanrı’nın İsrailoğullarını güçlü eli ve uzanmış koluyla kurtarmasını simgeler. (Şemot 13:3)
Betsa: Haşlanmış katı yumurtadır. Pesah, Şavuot ve Sukot bayramlarında Bet-Amikdaş’ta sunulan Hagiga bayram kurbanını hatırlatır. Bir başka yoruma göre yumurta, yaşam döngüsünü ve yeniden doğuşu simgeler. Pesah da Yahudi halkının yeniden doğuşunun sembolüdür.
Yumurta aynı zamanda yasın da işaretidir. Yahudi geleneğinde yas tutan bir kişi, cenaze sonrasında ilk olarak yumurta yer. Seder sofrasındaki yumurta, özgürlüğümüzü kutladığımız bu günde Bet-Amikdaş’ın yıkılışının yasını da tuttuğumuzu hatırlatır.
Gördüğünüz gibi her sembolün dinî geleneklerimizde ayrı bir anlamı vardır.
Bugün, açlığın, yoksulluğun ve esaretin hatırlandığı Pesah Bayramı’nın ilk gününü kutluyoruz.
Eskiden bayramlarda kapılarımızı ardına kadar açar, soframıza yoksullar da katılabilsin diye fazladan tabak koyardık. Şimdilerde ise biraz çekinir olduk. Artık kapılarımızı eskisi gibi açık bırakamıyoruz. Son dönemde yaşanan gelişmeler bizleri tedirgin ediyor.
Yarın bayram ibadetimiz var. Sizi yarın da aramızda görmek isteriz. Varlığınız bize güç ve yaşam sevinci verir. Bizlere can katarsınız.
Bayram Sabahı: Bir Avuç İnsan, Bir Ömürlük İnanç
Ertesi sabah erkenden havraya gittim.
Kapı açıktı. İçeri girdim. Antakya Musevi Cemaati Başkanı Şaul Bey ve hazanın yanı sıra dört beş kişi daha vardı.
Yahudi inanç geleneğine göre, cemaatle birlikte ibadet edilebilmesi için en az on ergin erkeğin, yani bir minyanın bulunması gerekiyordu.
Bir süre daha beklediler. Ardından Azur ve Haron geldi. Ancak hâlâ iki kişiye ihtiyaçları vardı. Biraz sonra Yakup ve henüz on beş yaşını tamamlamış olan torunu da geldi. Böylece on kişilik sayı tamamlandı. Dört kadın da ibadet için hazır bulunuyordu.
Artık ibadete başlayabilirlerdi.
Kadınlar, ibadethanenin bitişiğindeki odaya geçtiler. Erkekler ise havranın girişinde bulunan mezuzayı öperek içeri girdiler. Kadınlar başlarını eşarplarla örterken erkekler kipalarını, yani takke benzeri başlıklarını taktılar. Ardından tallitlerini, omuzlarına aldıkları dua şallarını kuşandılar.
Hazan’ın ibadete çağıran sesi duyuldu.
İbadet başladı.
Uzun süren dinî ritüellerin ardından sıra bayram kutlamalarına geldi. Önce kendi aralarında, inançlarının geleneklerine uygun biçimde birbirlerinin bayramını kutladılar. Daha sonra konuk odasına geçerek bayramlaşmaya başladılar.
Protokol üyeleri, cemaat başkanları ve temsilcileri, sivil toplum kuruluşlarının yöneticileri, din adamları, dostlar ve yakınlar birer birer geliyordu. Herkesin yüzünde bayramın getirdiği sevinç vardı.
Ardından ikramlar başladı. Bir yandan çaylar içiliyor, diğer yandan bayram, inanç ve kültür üzerine koyu sohbetler ediliyordu. Bir saatlik ziyaretin nasıl geçtiğini kimse fark etmedi.
Artık ayrılma zamanı gelmişti.
Konuklar hep birlikte havradan ayrıldılar. Az önce neşeli seslerin, sohbetlerin ve bayram coşkusunun doldurduğu mekân, bir anda yeniden sessizliğe büründü.
Şaul Bey, eşinin elini tuttu. Birlikte dış kapıya doğru yürüdüler. Geçmişte yaşadıkları kalabalık ve coşkulu bayramları anımsayarak havranın dış kapısını, yeni bir buluşmaya ve yeni bir bayrama kadar kapattılar.
Her yıl biraz daha kalabalık olmayı umut ediyorlardı. Ancak bu yıl da bekledikleri olmadı.
Gelecek yıl için umutlarını tazeleyerek bayramlarını buruk bir sevinçle kutladılar.
Cemaatin yaş ortalaması altmışın üzerindeydi. Kiminin çocukları İstanbul’da, kimininkiler Amerika’da ya da İsrail’deydi. Yanlarında kucaklayabilecekleri çocukları yoktu. Birçoğunun anne ve babası da artık hayatta değildi.
Kendilerini, engin bir okyanusun ortasında, hangi limana ulaşacağı belli olmayan bir gemide yolculuk eden yolcular gibi hissediyorlardı.
Antakya’da bir zamanlar yaklaşık 500 kişiydiler. Şimdi ise topu topu 16 kişi kalmışlardı.
Böylesine büyük bir yalnızlık içinde Özgürlük Bayramı nasıl kutlanırdı? Firavun’un zulmünden, kölelikten ve Mısır’dan kaçışlarını hangi çocuklarına, hangi torunlarına anlatacaklardı?
Hiçbiri yanlarında değildi.
Yapabilecekleri tek şey, kendi öykülerini filizlendikleri toprakların derinliklerine emanet etmek ve bir gün gelecek kuşakların bu öyküleri yeniden bulup okuyabilmesini umut etmekti.
Özgürlük, Hafıza ve Umut
Pesah, yalnızca geçmişte yaşanmış bir kurtuluşun anısı değildir. Aynı zamanda Firavun’un ve onun temsil ettiği zulüm düzeninin bir gün mutlaka yıkılacağını, adaletin er ya da geç galip geleceğini anlatır.
Baskı altında ezilen halkların sonsuza kadar esaret içinde yaşayamayacağını haykırır. Özgürlüğün, insanlığın vazgeçilmez hakkı olduğunu hatırlatır. Bu yönüyle Pesah, insanlık tarihinin binlerce yıllık özgürlük arayışında yer alan sayısız öyküden biri olmanın ötesinde, insanlığın tükenmeyen umudunun simgelerinden biridir.
O gün Antakya’da tanık olduğum şey, yalnızca bir dinî bayram kutlaması değildi. Bir halkın geçmişine tutunma çabası, köklerini yaşatma mücadelesi, çocuklarına ve torunlarına aktaramadığı hatıraların hüznüydü.
Bir zamanlar yüzlerce insanın sesleriyle dolup taşan havrada, bugün bir avuç insan geçmişin hatıralarına sarılarak geleceği bekliyordu.
Ve ben o gün bir kez daha anladım ki özgürlük, yalnızca zincirlerden kurtulmak değildir. İnsanın kendi dilini konuşabilmesi, inancını yaşayabilmesi, kültürünü koruyabilmesi, geçmişini çocuklarına anlatabilmesi ve yarınından korkmadan yaşayabilmesidir.
Bir toplumun özgürlüğü kadar, varlığını sürdürebilmesi de önemlidir. Çünkü bir dilin susması, bir geleneğin unutulması, bir ibadethanenin kapısının bir daha açılmamak üzere kapanması, yalnızca o topluluğun değil, bütün insanlığın ortak kültürel belleğinden bir parçanın eksilmesidir.
Dilerim korkuların yerini umudun, karanlığın yerini aydınlığın aldığı; hiçbir insanın inancı, dili, kimliği ya da düşüncesi nedeniyle ötekileştirilmediği; herkesin özgürce yaşayabildiği Pesahlar’ı ve bayramları hep birlikte görebiliriz.
Çünkü özgürlük, yalnızca kendimiz için istediğimizde değil, herkes için savunduğumuzda gerçek anlamını bulur.
Saygılarımla.
Yayın öncesinde önemli bir tarihî not: Metin 19 Nisan 2019 tarihli bir söyleşiye dayanıyor. Pesah’ın başlangıç tarihi, 2019 yılı takvimi ve bazı dinî anlatımların ayrıntıları bakımından yayımlanmadan önce kontrol edilmesini öneririm. Özellikle Agada’daki 210 yıl, çölde geçirilen 40 yıl ve Seder’in simgeleri, cemaat temsilcisinin anlatımı olarak korunmuştur.
Ayrıca metnin başlığını özellikle değiştirmedim. “Antakya’nın Musevileri” başlığı, yazının hem tarihî belgesel niteliğini hem de insani ve toplumsal yönünü güçlü biçimde taşıyor.