Antakya Ata Koleji

Antakya Ata Koleji

Ata'sının İzinde bir Okul: “Bu binanın mimari özellikleri hakkında çok şey söylenip yazılabilir. Ancak yarım asırdan fazla bir süredir eğitim ve öğretime hizmet veren bir kurum için söylenecek tek bir şey vardır: Emeğiniz var olsun, iyi ki varsınız. Ülkenin aydınlık geleceği için yaktığınız meşale sonsuza dek yanık kalsın.”

Kolej kelimesini ilk kez, ağabeyimin bir koleje kaydolmasıyla öğrendim. O günlerde bu kelimenin tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyordum. Ancak ağabeyimin özel okul kıyafeti, şapkası, okula zamanında gidebilmek için gösterdiği özen ve okulda öğrendiği İngilizceyle ayrıcalıklı bir eğitim aldığını hissettirmesi beni derinden etkiliyordu. Üstelik bizlere karşı davranışları ve konuşma biçimi de değişmişti. Bütün bunlar, gözümde koleji büyülü bir dünyaya dönüştürmüştü. Ben de bir an önce ilkokulu bitirip o büyülü dünyanın bir parçası olmayı istiyordum.

İlkokulu bitirdiğimde babam beni doğruca Antakya Ata Koleji’nin kurucusu, merhum Samet Kuşçu’nun yanına götürdü. Babamın önceden yaptığı tembihi dinlemiş, Samet Bey’in karşısında bir asker gibi esas duruşta bekliyordum.

Babam, “Hocam, eti senin, kemiği benim. Bu yaramaz oğlanı sana getirdim,” dedikten sonra Samet Bey’in iri gözlerle bana kuşkuyla bakışını, ardından “Cemil Bey, ben bunu adam ederim,” dercesine yüzüne yayılan o sıcak gülümsemeyi ve kepçe kadar büyük eliyle başımı okşayışını bugün bile unutamıyorum.

Kayıt işlemlerimiz tamamlanıp odasından çıktığımızda kendimi, yeni kanatlar takılmış bir kuş kadar özgür ve coşkulu hissediyordum. Artık kolejliydim! Ben de ayrıcalıklıydım!

Peki, gerçekten kolejli olmak bir ayrıcalık mıydı?

Önce kolejlerin tarihsel kökenlerine, ortaya çıkış düşüncesine ve kuruluş amaçlarına kısaca göz atalım. Bakalım bu ayrıcalığın ardında nasıl bir tarih yatıyor…

KOLEJ DÜŞÜNCESİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ

“Kolej”, kökeni Latinceye dayanan bir kelimedir. Latince collegium sözcüğüyle ilişkilendirilen bu kavram, Türkçeye “kolej” biçiminde yerleşmiştir. Türk Dil Kurumu sözlüğünde, öğretim programlarında yabancı dil öğretimine ağırlık veren okul olarak tanımlanır. Ayrıca bazı meslek okullarına verilen ad olarak da kullanılır. Polis Koleji ve Sağlık Koleji bu kullanıma örnek gösterilebilir.

Peki, bu tanımlama, Türkiye’de zaman içinde oluşan kolej anlayışıyla örtüşüyor mu? Aradaki farkı anlayabilmek için kolej düşüncesinin tarihsel gelişimine kısaca göz atmamız gerekiyor.

Kolej düşüncesinin kökeni, MÖ 700’lü yıllara kadar götürülür. Antik çağın kent devletlerinde, yönetim süreçlerine dâhil edilmeyen küçük çiftçilerin, zanaatkârların, köylülerin ve kadınların toplumsal yaşama katılma arayışları, bu tür örgütlenmelerin ortaya çıkışında etkili olmuştur. Bu arayış, zamanla eğitim ve meslek alanlarında örgütlü bir dayanışma düşüncesine dönüşmüştür.

Söz konusu örgütlenmelerin temel amacı, yönetici kesimin devletin imkânlarından yararlanarak elde ettiği eğitim ayrıcalıklarına karşı, toplumun diğer kesimlerine de eşit eğitim ve gelişim olanakları sağlamaktı. Bu düşünceden hareket eden zanaatkârlar, çiftçiler, köylüler ve köleler, kendi aralarında örgütlenerek dönemin yönetim düzeni içinde mesleki ve eğitsel birlikler oluşturdular.

Bu örgütlenmelerin toplumsal ve ekonomik gelişmeye katkısını gören Roma Kralı Numa Pompilius, söz konusu birliklere destek verdi. Tiber Nehri kıyılarında dokuz ayrı mesleki örgütlenmenin oluşmasına öncülük etti. Bunların en önemlileri arasında inşaatçıların ve sanatçıların kolejleri bulunuyordu.

Kolejlerin bu gelişim süreci MÖ 2. yüzyıla kadar devam etti. Bu dönemle birlikte küçük kent devletlerinin yerini, yönetimin merkezîleştiği ve sanayicilerle çiftçilerin ortak yaşam alanlarına dönüştüğü büyük kentler almaya başladı. Kentlerde bilgi dolaşımı hızlandı, sanatsal çalışmalar gelişti. Bütün bu değişimler, kolejlere duyulan ihtiyacı daha da artırdı.

Kolejler zamanla devlet yönetimi içinde giderek daha fazla yer edinmeye başladı. Bu durum karşısında Roma Senatosu, MS 80 yılında kolejlerin faaliyetlerini durdurma kararı aldı. Ancak yaklaşık yirmi yıl sonra, bu örgütlenmelere yeniden ihtiyaç duyulunca çalışmalarına tekrar izin verildi; hatta destek sağlandı.

Roma İmparatorluğu’nun Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılması, ardından Batı Roma İmparatorluğu’nun parçalanması ve feodalitenin ortaya çıkması, kolejlerin eski biçimleriyle varlıklarını sürdürmelerini güçleştirdi ve bu örgütlenmeler zamanla ortadan kalktı.

Orta Çağ’da kolej düşüncesi, dinsel kurumların bünyesinde veya onların yan kuruluşları olarak yeniden filizlenmeye başladı. Özellikle yapı ustalarının oluşturduğu örgütlenmeler bu süreçte önem kazandı. Dinsel kurumlar, zamanla bu yapıları dinsel eğitimin de bir aracı hâline getirerek eğitim ve öğretim sistemine dâhil ettiler. Misyoner okulları ile Anadolu’daki Ahilik teşkilatı, bu gelişimin farklı örnekleri olarak değerlendirilebilir.

Bu süreç, 1789 Fransız Devrimi’ne kadar uzandı. Devrimle birlikte feodal düzenin çözülmesi ve işçi sınıfının ortaya çıkması, bu örgütlenmelerin yeniden kendi kuruluş amaçları doğrultusunda faaliyet göstermelerine zemin hazırladı.

Başlangıçta daha çok bölgesel ölçekte faaliyet gösteren kolejler, ilerleyen dönemlerde sömürgeci devletler tarafından ekonomik çıkarlar elde etmek ve egemenlik alanlarını genişletmek amacıyla dünyanın farklı bölgelerine yayıldı.

Ancak Antakya Ata Koleji’nin kuruluş düşüncesinde, yukarıda sözünü ettiğimiz tarihsel gelişim sürecinin doğrudan bir etkisi yoktur. Üstelik kolej kurma fikrini ortaya atan ve hayata geçiren kişi, 1938 yılında Kuleli Askerî Lisesi’ni birincilikle bitirmiş bir subaydır: Samet Kuşçu.

Bir başka deyişle, geçmişte daha çok sivil toplumun öncülük ettiği bir eğitim girişimini, asli görevi ülkeyi savunmak olan bir asker üstlenmiştir. Demek ki Samet Kuşçu, eğitim ve öğretimi ülkenin savunması kadar önemli görmüştür.

Peki, kimdir bu eğitim gönüllüsü?

SAMET KUŞÇU KİMDİR?

Samet Kuşçu, 1918 yılında Antakya’da doğdu. 1938’de Kuleli Askerî Lisesi’ni birincilikle bitirdi. 1949 yılında Harp Akademisi’nden kurmay yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu.

1949-1953 yılları arasında Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı Dış Şube Protokol Müdürlüğü’nde görev yaptı. 1954-1956 yılları arasında ise Paris’te, NATO Başkomutanlık Karargâhı İstihbarat Dairesi Şube Müdürlüğü görevini yürüttü.

1958 yılında Millî Savunma Bakanlığı İstanbul Temsil Bürosu Başkanlığı görevindeyken, kamuoyunda “Dokuz Subay Olayı” olarak bilinen gelişmeler yaşandı.

DOKUZ SUBAY OLAYI NEDİR?

O dönemde yarbay olan ve ilerleyen yıllarda tümgeneralliğe kadar yükselecek Faruk Güventürk’ün önderlik ettiği, Menderes hükûmetini devirmeyi planlayan bir cunta yapılanması bulunuyordu. Samet Kuşçu da bu yapılanmanın içindeki isimlerden biriydi. Ancak bugün dahi tam olarak aydınlatılamayan bir nedenle darbe hazırlıklarını hükûmete bildirdi.

Dokuz subay yargılandı. Sekizi beraat ederken Samet Kuşçu, “orduyu isyana teşvik” suçlamasıyla mahkûm edildi ve ordudan ihraç edildi. 1958 ve 1959 yıllarını cezaevinde geçirdi.

27 Mayıs 1960 darbesi gerçekleştiğinde, Kuşçu’nun isimlerini verdiği askerler de darbenin içinde yer alıyordu. Darbenin ardından serbest bırakılan Kuşçu, memleketi Hatay’a döndü. Burada, İskenderun’da Atatürk Koleji’ni, Antakya’da ise Ata Koleji’ni kurdu.

1984 yılında Toprak Mahsulleri Ofisi’nden emekli oldu. 16 Ekim 2004 tarihinde Antakya’da hayatını kaybetti.

Merhum Samet Kuşçu, Dokuz Subay Olayı’nı yalnızca Antakyalı araştırmacı-yazar Sayın Mehmet Tekin’e verdiği yüz yüze bilgiler aracılığıyla anlatmıştır. Dolayısıyla bu olayın ayrıntılarına ilişkin en doğru değerlendirmeyi, Mehmet Tekin’in tanıklığı ve aktarımı ışığında yapmak gerekir. Bizler ise bu konudaki tarihsel değerlendirmeyi tarihçilere bırakalım.

KOLEJLERİN KURULUŞU

Merhum Samet Kuşçu, çoğu zaman Dokuz Subay Olayı ile anıldı. Oysa onun kişiliğini ve Antakya’ya kazandırdıklarını yalnızca bu olay üzerinden değerlendirmek büyük bir eksiklik olur.

Samet Bey; yaşadığı dönemin koşullarına göre bilimsel ve kültürel birikimi yüksek, halkla güçlü iletişim kurabilen, toplumsal gelişmeleri yakından izleyen ve geleceğe ilişkin planlar yapan bir insandı. Hatay’ın eğitim ve öğretim hayatına önemli katkılar sundu. Üstelik bütün bu hizmetlerini herhangi bir kişisel çıkar beklentisi olmaksızın gerçekleştirdi.

Vatanına ve milletine onurla hizmet eden, erdemli ve yurtsever kişiliğiyle öne çıkan Samet Kuşçu, bu anlayışının bir sonucu olarak İskenderun’da Hatay Atatürk Koleji’ni, Antakya’da ise Ata Koleji’ni kurdu.

İSKENDERUN ATATÜRK KOLEJİ

O yıllarda İskenderun’un önemli bir ticaret ve turizm limanı olması, kolej kurma düşüncesinin ilk olarak bu kentte hayata geçirilmesinde etkili oldu.

Kurulan kolejin kız ve erkek öğrenciler için ayrı yatılı bölümleri bulunuyordu. Antakya’nın yanı sıra çevre il ve ilçelerden gelen öğrenciler de burada yatılı olarak eğitim görüyordu.

O dönemde yatılı kalan Antakyalı bir öğrenciden edindiğim bilgilere göre, kolejde Keti ve Nelli Tuğlman kardeşler, Feryal Deviren, Rauf Çubukçuoğlu, Süleyman Mamık, Oktay Mamık, Reşat Reşa ve Neşet Reşa gibi çok sayıda Antakyalı öğrenci bulunuyordu.

Eşim Jeni Azar Naseh de bu kolejde burslu olarak öğrenim gören son öğrencilerden biriydi.

Kolejde İngilizce eğitimi vermek üzere Talas Koleji’nden öğretmenler getirildi. Yanlış hatırlamıyorsam Nelson ailesinden öğretmenler İngilizce derslerine girerdi.

ANTAKYA ATA KOLEJİ’NİN KURULUŞ ÖYKÜSÜ

İskenderun’da kolej düşüncesinin hayata geçirilmesi ve burada eğitim gören öğrencilerin ailelerinin talebi, Antakya’da da bir kolej kurulması fikrini doğurdu.

Bunun üzerine Samet Bey Antakya’ya gelerek okul için uygun bir yer aramaya başladı. Bu girişimi duyan, o dönemde halk arasında “fakir babası” olarak anılan merhum Dr. Mehmet Ezelsoy ve eşi, kendi yaşamları için yaptırdıkları üç katlı evlerini kolej olarak kullanılmak üzere ücretsiz biçimde tahsis ettiler.

Ardından bir kolektif şirket kurularak okul eğitim hayatına kazandırıldı.

Zaman içinde öğrenci sayısının artması, kurucuları daha geniş ve elverişli bir bina arayışına yöneltti. O yıllarda belediyeye ait olan bugünkü bina, 1965 yılında belediyeden kiralandı. 1970 yılında ise kolektif şirket vakfa dönüştürüldü. O tarihten itibaren okul, eğitim ve öğretim hizmetlerini bu binada, vakıf çatısı altında sürdürmektedir.

BİNANIN YAPIMI VE MİMARİSİ

Binanın yapımına 1900’lü yılların başında, Kuzey Suriye Mebusu Rıfat Bereket tarafından başlandı. Sekiz yıl süren inşaatın ardından yapı, 1908 yılında hizmete girdi.

Ne yazık ki binayı yaptıran Rıfat Bereket’e, bu görkemli yapıda bir gece dahi konaklamak nasip olmadı. 1908 yılında hayatını kaybedince bina mirasçılarına kaldı.

1920’li yıllarda özerk İskenderun Sancağı Maliyesi tarafından mirasçılarından satın alınan yapı, Turizm Oteli olarak kullanılmaya başlandı. 1939 yılında Hatay’ın anavatana katılmasıyla birlikte aynı adla hizmet vermeyi sürdürdü ve Antakya Belediyesi’ne devredildi.

Uzun yıllar otel ve lokanta olarak işletilen bina, 1957 yılında büyük bir yangın geçirdi. Yangının ardından onarılarak yeniden kullanıma açıldı. 1961 yılında Vali Muammer Ürgen tarafından Kız Öğretmen Okulu’na tahsis edildi. Öğretmen okulunun yeni binasına taşınmasının ardından, 1965 yılında Antakya Ata Koleji’nin kurucusu Samet Kuşçu tarafından Antakya Belediyesi’nden kiralandı.

Kolejin ilkokul bölümünün açılabilmesi amacıyla geniş bahçenin nehre yakın bölümüne ayrıca yeni bir bina inşa edildi.

MİMARİ ÖZELLİĞİ

1900’lü yıllarda Antakya’da dış cepheleri taş işçiliğiyle biçimlendirilmiş çok katlı yapıların önemli bir bölümü, Akdeniz mimarisinin özelliklerini taşır. Halk arasında yerleşmiş bir yanılgı sonucunda bu mimari üsluba çoğu zaman “Fransız mimarisi” denir.

Oysa Fransızlar da Akdeniz mimarisinden yararlanmışlardır; çünkü onlar da bu coğrafyanın kültürel ve mimari dünyasının bir parçasıdır. Antakya’daki mimari uygulamalarda görev alan Fransız mimarlar da bölgenin iklimine, kültürüne ve geleneksel mimari unsurlarına uygun çözümler geliştirmişlerdir. Antakya, Akdeniz iklim kuşağında yer alan bir kenttir. Bu nedenle söz konusu yapıları yalnızca Fransız mimarisi olarak tanımlamak yerine, Akdeniz mimarisinin yerel yorumları olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Bu mimari anlayışın en belirgin özelliklerinden biri, dışarıya doğru açılan balkonlardır. Pencereler geniş tutulmuş, cephe düzeninde bulundukları duvarın oranlarıyla uyumlu bir bütünlük gözetilmiştir. Konak ve benzeri görkemli yapılarda ise girişin üç ayrı kapıyla düzenlenmesi dikkat çekmektedir.

Kolejin ana girişinde de üç kapı bulunmaktadır. Bunlardan ilki ana binaya açılan büyük giriş kapısıdır. Sol taraftaki kapının, ana girişten geçme yetkisi bulunmayan konuklar veya personel için kullanılmış olması muhtemeldir. Sağ taraftaki kapının ise giriş donanımları sökülmüş ya da daha iç tarafta yeniden düzenlenmiş bir geçiş olduğu düşünülebilir. Bu kapının, konağın günlük ihtiyaçları için gerekli malzemelerin, atların ve dönemin ulaşım araçlarının girişinde kullanıldığı tahmin edilmektedir.

Ön cephedeki ana kapı ise konağın sakinleri, onların birinci dereceden yakınları ve konukları ile siyasal veya yönetsel görevlerde bulunan üst düzey kişilerin kullanımına ayrılmış olmalıdır. Çünkü bu konak, siyasal ve toplumsal konumu güçlü bir kişi adına inşa edilmiştir. Bu yönüyle yapı, yalnızca bir ikametgâh değil, aynı zamanda resmî ve yönetsel görüşmelerin gerçekleştirildiği bir mekân niteliği de taşımış olabilir.

Bu yorumu destekleyen bir başka ayrıntı da bahçeden ana giriş kapısına ulaşmak için sekiz basamak çıkılmasıdır. Antik mimari dil açısından bu basamakların, yapıya girişin belirli bir yetkinlik ve seçkinlik anlayışıyla ilişkilendirildiği biçiminde yorumlanabileceği düşünülmektedir.

Sekiz basamağın sonunda, girişin iki yanında bilgeliği simgelediği düşünülen iki sütun ve bu sütunların arasında evreni temsil eden yarım elips biçiminde bir taçlandırma yer alır. Bu mimari düzenlemenin sembolik anlamı, sonsuz evrenin bilgeliğiyle buluşan insan aklını yücelten bir anlatım olarak okunabilir:

“Önsüz ve sonsuz evrene, aklın taçlandırdığı bilgeliği kullananlar girebilir.”

Bu sütunların ardından, kalbi, ruhu ve nefsi simgelediği düşünülen üç adımla binaya geçiş sağlanır.

Elbette bu binanın mimari özellikleri hakkında daha pek çok şey söylenebilir, yazılabilir ve tartışılabilir. Ancak yarım asırdan fazla bir süredir eğitim ve öğretime hizmet veren bir kurum için söylenecek en anlamlı söz belki de şudur:

Emeğiniz var olsun. İyi ki varsınız. Ülkenin aydınlık geleceği için yaktığınız meşale sonsuza dek yanık kalsın.

Saygılarımla.

Not: Antakya Ata Koleji hakkında kaleme aldığım bu makale yaklaşık yirmi beş sayfaya ulaştı. Sizlerden gelecek yeni bilgi ve belgelerle bu konudaki araştırmalarımın daha da zenginleşeceğine inanıyorum.

Bilgi ve belge toplama sürecinde desteğini esirgemeyen Ata Koleji Müdürü Sayın Nevin Yalım Hocama içtenlikle ve sonsuz teşekkürlerimi sunarım.

Ata Koleji 11
Ata Koleji 11
Ata Koleji 12
Ata Koleji 12
Ata Koleji 13
Ata Koleji 13
Ata Koleji 14
Ata Koleji 14
Ata Koleji 15
Ata Koleji 15
Ata Koleji 16
Ata Koleji 16
Ata Koleji 17
Ata Koleji 17
Ata Koleji 18
Ata Koleji 18