Antakya'nın Son Fanus Ustası 02.11.2026
Habib-i Neccar Camii'nin bulunduğu mahallede gece, henüz karanlığın yerini aydınlığa bırakmadığı o sessiz saatler yaşanıyordu. Gökyüzü kızıldan maviye, maviden beyaza dönmeye hazırlanırken, caminin minaresinden yükselen sabah ezanının sesi Antakya'nın dar sokaklarında yankılanmaya başladı. Dağların ardından güneş, güleç yüzünü göstermeye hazırlanırken kuşluk penceresinden süzülen ilk gün ışıkları yatak odasının içine doluyordu.
Mustafa Usta yatağından kalktı. Önce odada bulunan fanusun yanına gitti. Fanusun kapağını açtı. Zeytinyağıyla beslenen fitili, yan tarafındaki söndürme mekanizmasını ters yönde çevirerek aşağıya indirdi. Ardından son bir hamleyle hafifçe üfleyip fitili söndürdü. Fanusun yanında duran mutfak çırasını yaktı.
"Ya Allah, bismillahirrahmanirrahim!" diyerek odadan avluya çıktı.
Evinin hemen yakınında bulunan Habib-i Neccar Camii'nin minaresinden müezzinin sabah namazına çağrısını duydu. Abdestini aldı, namazını kıldı ve mutfağa geçti.
Kendi elleriyle bakırdan yaptığı kahve cezvesini ocağın üzerine koydu. Ocağın içine birkaç parça kömür yerleştirdi; aralarına bir iki parça çıra sıkıştırarak ateşledi. Kömürlerin kor hâline gelmesini beklerken bahçeye çıktı.
Turunç, portakal ve limon ağaçlarının yanı sıra asmanın çevresine diktiği yaseminleri, limon çiçeklerini ve borazan zambaklarını suladı. Bürkenin çevresindeki ortancalara da su verdikten sonra bürkenin musluğunu açtı. Fıskiyeden süzülen su damlacıklarının sesi, ona tarifsiz bir huzur veriyordu.
Yatak ve oturma odası olarak kullandığı odanın takasının önüne geldi. Rengârenk menekşelerini suladı. Ardından eğilip onları kokladı, elleriyle nazikçe okşadı.
Sabah güneşi, turunç ağacının tepesini yavaş yavaş aydınlatmaya başlamıştı. Havuşun (avlunun) köşesindeki kuyudan zembille su çekmeye koyuldu. Çektiği suyu avluya serpiştirerek taş döşeli havuşun her köşesini ıslattı. Böylece avlu, sabah kahvesi için hazır hâle gelmişti.
Derin bir nefes aldı.
"Allah'ım, sana şükürler olsun!" dedi.
Sonra dönüp henüz uyanmakta olan eşini seslendi:
"Kahven hazır hanım. Haydi, kalk!"
Rahmetli babası da her sabah aynı şekilde yapardı. Gelenek, onun evinde de yaşamaya devam ediyordu.
Sabah kahvaltısını dükkânında yapmak üzere evinden ayrıldı.
Antakya'nın daracık sokaklarından geçerken Ali Yücel'in şiirini hatırladı:
Antakya sokakları dar,
Antakya sokakları bir kişilik.
Sen giderken ben gelemem,
Bir gönlümü bahar almış,
Bir gönlümü yaz.
Antakya sokakları bir kişilik,
Öte git biraz.
Şiiri içinden mırıldanarak dükkânının yolunu tuttu.
Uzun Çarşı'dan geçerken fırıncı Edip'e uğradı. Halep usulü bir ekmek aldı, kotluğunun altına yerleştirdi ve yoluna devam etti.
Yeni Camii'nin önüne geldiğinde eşinin kendisine et siparişi verdiğini hatırladı. Geri dönerek Kasap İzzettin'e uğradı. Çiğ köfte için et siparişini verdi.
"Usta, akşam dönüşte alırım." diyerek yeniden yola koyuldu.
Sağa dönüp Tenekeciler Çarşısı'na doğru ilerledi. Nihayet dükkânının önüne geldi. Darabayı açtı, yukarı doğru kaldırdı. İçinden "Bismillahirrahmanirrahim!" diyerek sağ ayağıyla dükkânına adım attı.
Her zamanki gibi günlük temizliğini yaptı. Oturduğu minderi hafifçe silkeledi ve üzerine yerleşti.
Evinden getirdiği Altınözü zeytinini, Samandağ biberini, yerli domatesini, Yayladağı çökeleğini ve Antakya peynirini çıkardı. Dükkânında her zaman bulundurduğu toz zahteri de zeytinyağıyla birlikte sofraya koydu. Kendi deyimiyle küçük bir çilingir sofrası kurmuş, kahvaltısına başlamıştı.
Çaycı Ahmet de her zamanki gibi çayını vaktinde getirmişti.
Çayını aldı, ağır ağır yudumladı. Kahvaltısını bitirdikten sonra sofrasını topladı.
"Ya Allah!" diyerek işinin başına geçti.
Bir zanaatın son temsilcisi
"Selamünaleyküm Mustafa Usta."
"Aleykümselam. Hoş geldin, sefalar getirdin."
"Nasılsın?"
"Allah'a şükürler olsun. Ne olsun beyim? Bildiğimiz zanaatla geçinip gidiyoruz işte."
"Allah kolaylık versin. Senden başka fanus yapan kalmadı herhâlde?"
"Evet, kalmadı. Eskiden çok yapardım. Yerli ve yabancı turistler, hatıra ve hediye olarak birer tane alırlardı. Şimdi ne gelen var ne giden. Artık daha çok teneke işleriyle geçimimi sağlıyorum."
"Bize biraz fanusu ve yaptığın işleri anlatır mısın?"
"Bak beyim, bu benim baba mesleğim. Biliyorsun, eskiden zanaat babadan oğula geçerdi. Baba ocağı bir okul gibiydi. Her şeyi orada öğrenirdik. O zamanlar hem okula gider hem de babamıza yardım etmek için dükkâna gelirdik.
Ben üniversiteyi kazanamayınca babamın zanaatını öğrenmeye mecbur kaldım. Rahmetli dedem Şerifoğlu Mehmet, babamın ustasıydı. Dedem çok sayıda usta yetiştirdi. Rahmetli babam Mehmet Şükrü de başta ben olmak üzere birçok çırağa bu mesleği öğretti. Ama yetiştirdiklerimizin hiçbiri artık bu zanaatı yapmıyor. Birçoğu da Allah rahmet eylesin, aramızdan ayrıldı.
Şimdi bu işi yapan bir tek ben kaldım. Ben de vefat ettiğimde bu zanaat sona erecek. Çünkü artık çırak bulamıyoruz."
"Peki, babanın yanında mesleğe nasıl başladın? Biraz anlatır mısın?"
"Bir pazar günüydü. Öğle yemeğinden sonra babam dükkânın anahtarlarını bana verdi.
'Mustafa, yarın dükkânı sen açacaksın. Önce dükkânı süpürüp temizleyeceksin, sonra da benim gelmemi bekleyeceksin.' dedi.
Ben de dediğini yaptım. Sabah dükkânı açtım, temizliğini yaptım, babamın minderini silkeledim ve üzerine oturup onu beklemeye başladım.
Babam dükkâna geldiğinde yanında bir minder vardı. Daha hiçbir şey söylemeden enseme bir tokat attı.
'Kalk çabuk minderimden! Daha senin o mindere oturabilmen için çok uzun zaman öğrenmen, çalışman ve emek vermen gerekir.' dedi.
Elindeki minderi, kendi kullandığı minderin tam karşısına koydu.
'Buraya oturacaksın!' dedi.
Meğer o zamanlar meslek öğrenmek isteyen çıraklar, ustalarının karşısına oturur, önce onları izleyerek işi öğrenirlermiş. Ben nereden bileyim?
İşi öğrendikten ve ustalaşmaya başladıktan sonra benim minderimi de babamın yanına aldı. Artık kalfa olmuştum.
Babam, 112 parçadan oluşan fanusun önce bütün parçalarını tek tek bana yaptırırdı. Sonra bu parçaları kendisi birleştirerek fanusu tamamlardı. Satıştan önce son temizliğini ben yapar, ardından fanusu satılmak üzere askılığa asardım.
Biliyor musun beyim? Babam vefat edene kadar onun ustalık minderine hiç oturmadım.
Şimdi ise o minderde son usta oturuyor!"
Antakya'nın ışık hafızası
"Mustafa Usta, kaç çeşit fanus vardı?"
"Çok çeşitli fanuslar vardı. Bunlar kullanılacakları yere ve insanların ekonomik durumuna göre değişirdi.
Beş ya da altı lambalı büyük fanuslar bulunurdu. Bunlar genellikle cami, kilise ve havra gibi ibadethanelerde, ayrıca sokakların aydınlatılmasında kullanılırdı.
İyi hatırlıyorum; Uzun Çarşı'nın girişinde ve orta bölümlerinde birkaç noktada bu fanuslardan vardı. Yüksekçe yerlere yerleştirilirlerdi.
Bu fanusları yakıp söndüren, temizleyen ve gazyağını dolduran görevliler bulunurdu. Onlara 'çı-racı' derdik. Çıracıların görevi sokak fanuslarını yakmak, söndürmek, temizlemek ve yakıtlarını tamamlamaktı.
Gazyağı masrafları ise genellikle o bölgede büyük bir iş yeri bulunan varlıklı bir tüccar ya da esnaf tarafından imece usulüyle karşılanırdı. Çünkü gazyağı o zamanlar oldukça pahalı bir yakıttı.
Bir de evlerde kullanılan fanuslar vardı. Onların da birkaç çeşidi bulunurdu.
Yakıtı mum ya da zeytinyağı olan fanusları genellikle ekonomik durumu iyi olmayan aileler kullanırdı. Çünkü gazyağı satın almak herkesin karşılayabileceği bir masraf değildi.
Bu fanusların ayak kısımları çoğunlukla tenekeden yapılırdı. Biraz daha pahalı olanların ayakları ise camdan olurdu. Fanusun kubbesinin başladığı bölümde 'sicef' denilen, kibritin konulduğu küçük bir yer bulunurdu.
Pirinçten ve sarı bakırdan yapılan fanusları ise daha varlıklı aileler kullanırdı.
Bir de çıra fanusları vardı. Biz bunlara 'çıralık' derdik. Genellikle mutfak, banyo ve ahırların aydınlatılmasında kullanılırdı. Boyları yaklaşık 10-15 santimetreydi. Bir iki saat kadar ışık verirlerdi.
O zamanlar bir yere misafirliğe gidildiğinde bu çıralar yol gösterici olarak kullanılırdı. Hatta misafirliklerin süresi bile çoğu zaman çıraların yanma süresine göre ayarlanırdı. Misafirliğe gidiş, oturma ve eve dönüş zamanı, çıranın içindeki yakıtın ne kadar dayanacağı hesaplanarak belirlenirdi."
"Teşekkür ederim Mustafa Usta. Sana ve ailene sağlık, huzur ve mutluluk dolu bir yaşam diliyorum."
Bir zanaattan geriye kalan…
Bazı yolculuklar vardır; yolu bitmez.
Bazı yolculuklar vardır; insan nereye gideceğini bilmeden yürür.
Mustafa Güler Usta'nın yolculuğu da işte böyle bir yolculuk…
Dedesi Şerifoğlu Mehmet'ten babası Mehmet Şükrü'ye, babasından kendisine uzanan bir zanaatın son halkası. Yıllarca ustasının karşısındaki minderde oturmuş, 112 parçayı bir araya getirerek fanuslara hayat vermiş bir ömrün hikâyesi…
Şimdi o minderde tek başına oturuyor.
Bir zamanlar Antakya'nın sokaklarını, evlerini ve ibadethanelerini aydınlatan fanusların son ustası olarak, yalnızca bir mesleği değil, bir şehrin ışıkla kurduğu kadim bağı da yaşatmaya çalışıyor.
Belki de onunla birlikte bu zanaatın son ışığı da sönecek.
Ama geride bıraktığı emek, hatıralar ve ustalık kültürü, Antakya'nın ortak hafızasında yaşamaya devam edecek.
Işığın yolun açık olsun Mustafa Güler Usta…
Saygı ve sevgilerimle.