Doğudaki Kraliçenin Müzesi
Hatay Arkeoloji Müzesi
İnsanlığın gelişim sürecine yön veren Bereketli Hilal’in, Akdeniz’e bakan ucunda… Uzak Doğu’yu Akdeniz’e bağlayan İpek Yolu’nun son duraklarından birinde… Bir zamanlar Roma imparatorlarına ev sahipliği yapmış; antik olimpiyatların düzenlendiği, stoa okullarının kurulduğu; Mitra inancının izlerini taşıyan, Hristiyanlığa adını veren, dünyanın ilk mağara kilisesine ev sahipliği yapan; Altın Ağızlı Yuhanna’nın ve Luka’nın yaşadığı topraklarda…
Hatay Arkeoloji Müzesi
İnsanlığın gelişim sürecine yön veren Bereketli Hilal’in, Akdeniz’e bakan ucunda… Uzak Doğu’yu Akdeniz’e bağlayan İpek Yolu’nun son duraklarından birinde… Bir zamanlar Roma imparatorlarına ev sahipliği yapmış; antik olimpiyatların düzenlendiği, stoa okullarının kurulduğu; Mitra inancının izlerini taşıyan, Hristiyanlığa adını veren, dünyanın ilk mağara kilisesine ev sahipliği yapan; Altın Ağızlı Yuhanna’nın ve Luka’nın yaşadığı topraklarda…
Hz. Musa’nın, ismini dağlarına nakşettiği tanrıdan aldığı On Emir’i koşulsuz bir imanla benimseyenlerin; Hz. Hızır ile Hz. Musa’nın buluştuğu yer olarak anlatılan coğrafyanın…
Tek tanrıya inanma çağrısı yapan Habib-i Neccar’ın şehit edildiği, Anadolu’nun ilk camilerinden birinin inşa edildiği, Beyazid-i Bestami Hazretleri’nin izlerinin bulunduğu topraklarda…
Haçlı şövalyelerinin kutsal topraklara ulaşmak amacıyla aşılması güç kaleler kurduğu, ana vatana katılan son vatan parçası Hatay’da…
Bugüne kadar ortaya çıkarılan buluntularıyla insanlık tarihinin çok eski dönemlerine ışık tutan, inanç ve kültür izlerini binlerce yıldır bünyesinde taşıyan bir şehir: Antakya…
İnsanlığın gelişim sürecinde bilimi, sanatı, kültürü, felsefeyi ve inançları kendi potasında yoğuran; bunları yeme içme kültürüne, gündelik yaşamına ve geleneklerine nakşeden; her defasında yeni bir yaşam biçimine dönüştürerek insanlığın ortak kültürel mirasına armağan eden ANTAKYA…
“Orientis Apicem Pulchrum…” — Doğunun Kraliçesi!
Ona Doğu’nun Kralı değil, “Kraliçesi” demişler!
Doğu’nun Kralı deselerdi belki yalnızca kaba güçten, görkemden ve egemenlikten söz edeceklerdi. Oysa Antakya’yı tanımlayanlar, “Doğu’nun Kraliçesi” kimliğini kullanmışlardır.
Çünkü kraliçelik; üretkenliği, bereketi, bilgeliği, hikmeti, merhameti ve yaşamın çoğaltan, koruyan, sürdüren döngüsünü çağrıştırır.
HAZAN, ÇAN, EZAN…
Antakya ve çevresinde yaşayan insanlar, binlerce yıllık kültürel birikimi yaşamlarının doğal bir parçası olarak benimsemiş, özümsemiş ve kuşaktan kuşağa aktarmışlardır. Bu kültürel geçişleri ve dönüşümleri, insanlığın ortak mirasına yapılmış değerli bir katkı olarak görmüşlerdir.
Bu onurlu mirası paylaşırken, yüzyıllar boyunca Hazan’ın, Çan’ın ve Ezan’ın birbirinin özgürlük alanına girmeden gökyüzüne yükselmesine tanıklık etmişlerdir. Bu sesleri, insanın kardeşçe ve özgürce bir arada yaşama iradesinin çağrısı olarak bilinçlerine nakşetmişlerdir.
İşte bu yüzdendir ki insancıl, sosyal, kültürel ve paylaşımcı bir yaşam biçimini özümsemiş Antakyalılar, kadim hemşerilerinden kendilerine miras kalan “Doğu’nun Kraliçesi” unvanını, yeni arkeoloji müzeleriyle evrensel bir değere dönüştürmek istiyorlar.
Yalnızca bir marka kent değil, dünya çapında tanınan bir kültür kenti olmak istiyorlar.
Antakya ve çevresinden çıkarılan eserlerle insanlık tarihinin çok eski dönemlerini gözler önüne seren Hatay Arkeoloji Müzesi’ni hâlâ gezmediniz mi?
O zaman peşime takılın, ben sizi gezdireyim!
MÜZEYE DOĞRU…
Bu gördüğünüz bina, Hatay Arkeoloji Müzesi.
Elli iki dönümlük bir alan üzerine kurulmuş; yaklaşık 36 bin metrekarelik kapalı sergileme alanına sahip.
Dış cephesi, eski Antakya’nın taş mimarisinden esinlenilerek taş kaplama şeklinde tasarlanmış.
Önünde gördüğünüz şu su değirmeni var ya…
Ahhh! Sormayın!
Bundan elli-altmış yıl önce Asi Nehri’nin suları coşkulu, berrak ve temiz akardı. O yıllarda kentin su ihtiyacının bir bölümünü karşılamak amacıyla nehir kıyılarına su değirmenleri kurulmuştu. Ahşaptan yapılan bu değirmenler zamanla çürüdü; görevlerini onurla tamamlayarak tarihin içinde kayboldular.
Mimarımız da bu değirmenleri müzeyi ziyaret edenlere hatırlatmak amacıyla giriş bölümünün yan tarafında yeniden tasarlamış.
Bence de güzel düşünülmüş. Emeği geçenlerin ellerine sağlık.
Haydi, şimdi müzeye giriş yapalım!
Bakın, müzeye giriş bir köprüyü andıran hafif yüksekçe bir tümsek üzerinden sağlanıyor.
Neden mi?
Anlatması acı… Ama bunu sizin gibi değerli dostlardan saklamamam gerekir. Nasıl olsa birileri size anlatacaktır.
Bir zamanlar Romalılar tarafından yapılmış, uygarlıklara geçit veren taş bir köprümüz vardı. Üzerinde, nehrin coşkun sularına eşlik edercesine mutluluk çığlıkları atarak dans eden martılar uçuşurdu.
O köprüyü yıktık!
Martılar da bize küstüler; çoktan çekip gittiler.
Sevgili mimarımız, o köprüyü bizlere yeniden anımsatmak için müzenin girişini köprümüzü simgeleyen bir yükseltiyle tasarlamış.
Haydi, şimdi köprüyü geçip yolumuza devam edelim!
Giriş bölümünün sağ tarafına bakın. Hayat Ağacı’nın kökleri üzerine kurulmuş Çocuk Kazı ve Sanat Atölyesi var.
Bu atölyede çocuklarımıza arkeolojinin ve sanatın ne olduğu, arkeolojik kazıların nasıl yapıldığı, buluntuların nasıl ortaya çıkarıldığı ve kazılarda neler bulunabileceği gibi konularda görsel, uygulamalı ve eğitsel çalışmalar yapılıyor.
Çocuklarınızın kadim uygarlıkları ve insanlığın sosyokültürel geçmişini daha iyi kavrayabilmeleri için sizlere müzeyi ve bu atölyeyi mutlaka ziyaret ettirmenizi öneririm.
ŞİMDİ MÜZEYE GİRİYORUZ…
Şimdi de giriş bankosuna yöneliyoruz.
Eveeeet!
Lütfen sıraya geçelim. Bundan sonrası ücretli!
Aranızda 65 yaş ve üzerinde olanlar varsa ücretsiz bilet alarak müzeyi gezebilir. Geçerli MüzeKart’ı olanlar kartlarını turnikeye okutarak içeri girebilirler. Kartı olmayanlar da lütfen 20 TL karşılığında bilet alıp giriş yapsınlar.
Benim yol göstericiliğim buraya kadar.
Bundan sonrasını kokartlı rehberler eşliğinde gezmenizi öneririm.
“Olur mu? Bizi yarı yolda bıraktın!” dediğinizi duyar gibiyim.
Hayır, sizi yarı yolda bırakmadım. Sizi yeni bir yolculuğun başlangıcına getirdim. Bundan sonrası yasal olarak rehberlerin işidir. Onların mesleğine ve emeğine hepimizin saygı duyması gerekir. Öyle değil mi?
Hem size güzel bir jest de yaptım! Siz fark etmediniz mi?
Müzede sergilenen eserlerin bir bölümünün fotoğraflarını, Hatay Arkeoloji Müzesi Müdürü’nden izin alarak yayımladım.
Daha ne olsun?
TARİHİN İZİNDE BİR YOLCULUK…
Eğer 43 bin yıl önce kendisine bir statü kazandıran insanla tanışmak istiyorsanız…
Antakya’nın “sivri kafalı” kadim hemşerileriyle buluşmak mı istiyorsunuz?
Şuppiluliuma’nın düşmanlarını korkutan iri gözleriyle yüzleşmek mi istiyorsunuz?
Anadolu’nun Doğu Akdeniz havzasında yaşamış Luvilerin gizemli tarihini mi merak ediyorsunuz?
Tell Atçana Höyüğü’nde bulunan gizemli tapınağı, sarayı ve mührü görmek mi istiyorsunuz?
Tapınakların önündeki aslanlar ve kaplanlar sizi korkutmasın. Onlar, tapınakları korumak için oradalar!
Siz hiç, kentin yok oluşuna ağlayan bir koruyucu tanrı gördünüz mü?
Görmediniz, değil mi?
Rehberinize sorun; size yerini gösterecektir.
Mitolojik öykülerin küçük, renkli taşlarla bir tablo gibi işlendiği ve adeta yeniden hayat bulduğu mekânları merak ediyorsanız bu tarafa buyurun.
Ya da yaklaşık 5 bin metrekarelik mozaik sergileme alanıyla dünyanın en büyük koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapması hedeflenen müzedeki mozaikleri mi görmek istiyorsunuz?
Peki ya lahitler odası?
Ölümle birlikte yok olan bedenin, yaşamdan kalan izlerinin duvarlara yansıyan bordo renkleriyle buluştuğu; beyaz mermerden yapılmış lahitlerin sanki yeniden canlandığı bu bölümde, yerdeki ayak izlerini takip ederek ilerlediğinizde kendinizi ölümün gizemli dünyasında bulursunuz.
Ardından aniden yapılan aydınlatmayla, muhteşem işçiliğiyle dünyanın en güzel ve en görkemli örneklerinden biri olan lahit çıkar karşınıza.
Bu kısa görsel şölen, ölüm ile yaşam arasındaki o ince çizgide bir anlık yolculuk yaşatır size.
Bu heyecanlı yolculuğu duyumsamak mı istiyorsunuz?
O hâlde müzemizi gezmelisiniz!
MÜZEDEN SONRA DAHA GÖRECEK ÇOK ŞEYİMİZ VAR…
Durun! Daha Antakya ve çevresinde gezeceğiniz çok yer var.
Bu yerler size evrenin var oluşunu, inançların tarih boyunca nasıl birbirine dokunduğunu ve kültürlerin nasıl geçişler yaşadığını sorgulatır. İnanç merkezleri, bu uzun yolculuğun izlerini günümüze taşır.
Yeme içme kültürümüzün binlerce yıllık öyküsünü ise mutfaklarımızda pişen yemeklerin hazırlanışında, kokusunda ve lezzetinde bulursunuz.
Hz. Hızır ile Hz. Musa’nın neden burada buluştuklarını mı merak ediyorsunuz?
Hristiyan inancının tarihsel arka planında yer alan Mitra inancını mı öğrenmek istiyorsunuz?
Dünyanın ilk mağara kiliselerinden biri olarak kabul edilen St. Pierre Kilisesi’ni mi görmek istiyorsunuz?
St. Simon’un üzerinde kırk yıl yaşadığı sütunu mu merak ediyorsunuz?
Anadolu’da inşa edilen ilk camilerden biri olarak kabul edilen Habib-i Neccar Camisi’ni mi ziyaret etmek istiyorsunuz?
Habib-i Neccar’ın tek tanrıya inanma çağrısını mı duymak istiyorsunuz?
Hazan’ın, Çan’ın ve Ezan’ın birbirlerinin özgürlük alanlarına girmeden gökyüzüne yükselen seslerini duyumsamak mı istiyorsunuz?
O hâlde gelin!
Yetmedi mi?
Kültürel aktarımın izlerini taşıyan, Hititlerden öğrendiğimiz söylenen; güneşin doğuşunu simgeleyen sabah simidimizin, ay tutulmasını simgeleyen taş kadayıfımızın tadına mı bakmak istiyorsunuz?
Bunlar da mı yetmedi?
Gelin o zaman, size bir künefe ikram edelim!
Kalın sağlıcakla…