Kadim Kent Antakya Bizlerin Kamusal Alanıdır
Kamusal alan, çağdaş toplum kuramlarında, toplumun ortak yararını belirlemeye ve gerçekleştirmeye yönelik düşünce, söylem ve eylemlerin üretildiği, tartışıldığı ve geliştirildiği ortak toplumsal etkinlik alanlarını tanımlamak için kullanılan bir kavramdır.
Kamusal alan, çağdaş toplum kuramlarında, toplumun ortak yararını belirlemeye ve gerçekleştirmeye yönelik düşünce, söylem ve eylemlerin üretildiği, tartışıldığı ve geliştirildiği ortak toplumsal etkinlik alanlarını tanımlamak için kullanılan bir kavramdır.
En yalın tanımıyla kamusal alan; toplumun ortak çıkarlarını belirlemek ve gerçekleştirmek amacıyla düşüncelerin, söylemlerin ve eylemlerin üretildiği, sorgulandığı ve paylaşıldığı buluşma alanıdır.
Kamusal alan düşüncesi, şehir devletlerinin gelişim sürecinde, toplumun ortak gereksinimlerini karşılama ihtiyacından doğan sosyolojik bir kavram olarak şekillenmiştir.
Antik çağdaki şehir devletlerinde bugünkü anlamıyla kamusal alan henüz gelişmemişti. Toplumsal yaşam büyük ölçüde yönetici sınıfın denetimindeki alanlar etrafında biçimleniyordu. Mülkiyetin ve yönetim gücünün önemli bir bölümü siyasal otoritenin kontrolündeydi. Halkın yönetime katılması, taleplerini dile getirmesi ve yönetimi eleştirmesi ise bugünkü anlamda güvence altına alınmış haklar değildi.
Bu durum, iletişim ve toplumsal katılım açısından yönetimi elinde bulunduran seçkin sınıf ile halk arasında önemli bir mesafe yaratıyordu. Aristokrasi ile halkı buluşturacak ortak alanlar henüz yeterince gelişmediğinden, şehir devletlerinin planlanmış yönetim merkezleri çoğunlukla üst sınıfların kullanımına ayrılmıştı.
Arkeolojik terminolojide bu alanlara Akropol diyoruz.
Akropoller genellikle bir tepe veya yüksek bir alan üzerinde kurulurdu. Çevreleri surlarla çevrilir; içlerinde saraylar, tapınaklar ve yönetim açısından önemli yapılar bulunurdu. Bir anlamda iç kale niteliğindeki bu yerleşimler, siyasal ve dinsel otoritenin merkezleriydi.
Günümüzün ifadeleriyle bunları, yönetim erkine ait ayrıcalıklı alanlar olarak tanımlayabiliriz. Oraya herkes istediği gibi giremezdi. Giriş, belirli izinlere ve kurallara bağlıydı. Halkın ise bu anlamda kendisine ait, özgürce kullanabileceği ortak alanları oldukça sınırlıydı.
Zamanla yönetim gücünü elinde bulunduran aristokrat sınıf, kendi içindeki siyasal güç dengelerini değiştirmek, ekonomik ve kültürel önceliklerini korumak ve genişletmek amacıyla yeni ortak alanlara ihtiyaç duymaya başladı. Bu süreçte halkın düşüncesine, emeğine ve katılımına da gereksinim duyuldu.
Böylece şehir devletleriyle ilgili siyasal, dinsel, ticari ve toplumsal faaliyetlerin yürütüldüğü yapıların çevresinde, Agora adı verilen geniş ve açık alanlar oluşmaya başladı.
Agora, en yalın biçimiyle “kent meydanı” olarak tanımlanabilir. Sözcüğün kökeni, Antik Yunancada “toplanmak, bir araya gelmek” anlamındaki ageirō fiiline dayanır. Zamanla bir araya gelinen, buluşulan ve toplumsal faaliyetlerin yürütüldüğü alanı ifade eden “agora” sözcüğüne dönüşmüştür.
(Antakya Cumhuriyet Meydanı)
Agoraların gelişmesiyle birlikte, seçkin sınıfların yönetim anlayışı ile halkın düşünsel ve ekonomik beklentileri arasında yeni karşılaşmalar, tartışmalar ve çatışmalar ortaya çıktı. Halk, kendi iradesini ortaya koyabileceği ve düşüncelerini özgürce dile getirebileceği alanlarda daha fazla yer almaya başladı.
Zamanla bu alanlar kent yaşamının merkezine dönüştü. Helenistik dönemde gelişen meydan kültürü, Roma döneminde Forum kavramıyla yeni bir biçim kazandı ve kamusal yaşamın önemli merkezlerinden biri hâline geldi.
Bu alanlarda ticaret yapılırken halkın düşüncelerini açıklayabilmesi için konuşma kürsüleri de oluşturuluyordu. Eğitim ve felsefe için Stoa yapıları, dinsel gereksinimler için tapınaklar, bedensel arınma için hamamlar, su ihtiyacı için çeşmeler inşa ediliyordu. Böylece meydanların çevresinde, kent yaşamının farklı ihtiyaçlarını karşılayan yapılar bir araya gelmeye başladı.
Bugünkü anlamıyla şehir meydanlarının tarihsel temelleri de bu gelişim sürecinde şekillendi.
Doğu Roma ve Osmanlı dönemlerinde meydanlar çoğunlukla dinsel yapılar, özellikle kilise ve camiler çevresinde biçimlendi. Halkın günlük ihtiyaçlarını karşılayan çeşitli yapılar bu alanların çevresinde yer aldı. Bununla birlikte, merkezi otoriteye ait yönetim merkezleri ve ayrıcalıklı yapı toplulukları, halkın ortak kullanımına açık alanlardan farklı bir niteliğe sahipti. Bu açıdan külliyeler, işlevlerine göre devletin ve dinsel kurumların yönetim alanları olarak değerlendirilebilir.
Meydan sözcüğü ise dilimize Arapçadan geçmiştir. Sözlük anlamları arasında alan, saha, yarışma, eğlence ve karşılaşma yeri; insanların buluştuğu ve zaman geçirdiği yer bulunur.
Ancak meydan sözcüğünün farklı bir anlamı daha vardır.
Mevlevi ve Bektaşi inanç ritüellerinde kullanılan özel alanlar da “meydan” olarak adlandırılır. Buradaki meydan, bildiğimiz seküler anlamdaki kent meydanından farklıdır; tasavvufi bir anlam taşır. İnananların fiziksel ve ruhsal olarak arınmak, dilekte bulunmak ve niyaz etmek amacıyla bir araya geldikleri özel bir alandır. Bu alana giriş de belirli inanç kurallarına ve erkânına bağlıdır.
Dolayısıyla bu tür meydanlar, dinsel ve tasavvufi alanlardır. Ne devlet alanıyla ne de genel anlamdaki kamusal alanla aynı niteliktedir.
SANAL KAMUSAL ALAN
İnternetin yaygınlaşmasıyla birlikte yeni bir iletişim alanımız daha oluştu. Bulut ortamında gelişen bu alanlara sanal alan diyoruz.
Bu alanlar, küresel iletişim şirketlerinin altyapıları ve belirlediği kullanım kuralları çerçevesinde işliyor. Bu ortamlarda kişisel alanlarımızı oluşturabildiğimiz gibi, gruplar kurarak ortak düşüncelerimizi paylaşabileceğimiz sanal kamusal alanlar da yaratabiliyoruz.
Devletlerin de kendilerine ait dijital hizmet alanları bulunuyor. E-Devlet uygulaması bunlardan biri.
Sanal alanların gelecekte nasıl bir biçime dönüşeceği konusunda kesin bir öngörüm yok. Ancak yaklaşık üç bin yıllık bir tarihsel süreçte yeryüzünde oluşturduğumuz ortak yaşam ve kamusal alan deneyimini bulut ortamına taşımamız, insanlığın gelişim sürecinde önemli bir dönüm noktasıdır.
Şimdi yeniden yeryüzüne dönelim ve oluşturduğumuz kamusal alanlar üzerine düşünmeye devam edelim.
DEVLETİN ALANI, KİŞİSEL ALAN VE KAMUSAL ALAN
Çağdaş bir tanımlamayla meydan, halkın özgür iradesiyle oluşturulan ve halkın ortak kullanımına açık olan kamusal alanların en görünür örneklerinden biridir.
Ancak bizim kamusal alan algımız biraz farklıdır.
Toplumsal kabullerimize baktığımızda, halka ait kamusal alan kavramının çoğu zaman yeterince benimsenmediğini; buna karşılık devletin alanı ile kamusal alanın birbirine karıştırıldığını görüyoruz.
Oysa devletin, halktan bağımsız bir kamusal alanı olmaz. Devlet, halkın ortak kullanımına ait kamusal alanları korumak, düzenlemek ve herkesin eşit biçimde yararlanmasını sağlamakla yükümlüdür.
Çünkü kamusal alan, yönetim erkinin dışında, toplumu oluşturan bireylerin birbirleriyle buluştukları; sosyal, kültürel ve ekonomik ilişkiler kurdukları ortak yaşam alanıdır.
Buna en basit örneklerden biri köy meydanıdır.
Köy meydanı, muhtarlığın idari sınırları içinde bulunabilir. Ancak muhtarın kişisel kullanımına veya tasarrufuna ait değildir. Köylülerin sosyal, kültürel ve ekonomik ihtiyaçlarını özgürce karşılayabildikleri ortak alandır. Bayramlaşmalar, düğünler ve çeşitli toplumsal etkinlikler bu meydanda gerçekleştirilir. Bu etkinlikler için muhtardan izin almaktan ziyade, gerekli durumlarda kendisini bilgilendirmek yeterlidir.
Toplumsal yaşamı ve mekânları anlamlandırırken üç temel alanı birbirinden ayırmamız gerekir:
-
Devletin alanı
-
Kişisel alan
-
Kamusal alan
Devletin alanı, bireylerin yasalar önünde haklarının, hukuklarının, adalet ve güvenliklerinin korunması; sağlık, eğitim ve diğer kamusal hizmetlerin yürütülmesi amacıyla oluşturulan kurumsal alanlardır. Askerî tesisler, emniyet müdürlükleri, adliye binaları, hastaneler ve kamu kurumları bu kapsamda değerlendirilebilir.
Kişisel alan, bireyin özel yaşamını ve mülkiyetini kapsar. Evimiz, ailemiz, çocuklarımız ve özel kullanımımıza ait eşyalarımız bu alanın içindedir.
Kamusal alan ise parklar, trafik yolları, meydanlar, sahil şeritleri ve toplumun ortak kullanımına açık diğer sosyal ve kültürel mekânlardır.
Sorun şu ki bu alanları kullanırken hukuki, ahlaki ve yönetsel sınırları çoğu zaman birbirine karıştırıyoruz. Kişisel alanımızın sınırlarını genişletirken başkalarının ortak kullanım hakkını göz ardı edebiliyoruz.
En basitinden bir örnek vereyim.
Ortak yaşam alanlarına sahip bir sitede oturduğumuzu düşünelim. Eviniz kişisel alanınızdır. Kapınız da bu kişisel alanın girişidir. Ancak kapınızın önü ve ortak merdiven boşlukları, kullanım ve mülkiyet düzenlemelerine göre ortak alan niteliğindedir.
Buna rağmen bazı kişiler bu alanları kendi özel mülkleriymiş gibi algılayarak ayakkabılarını, dolaplarını ve başka kişisel eşyalarını ortak alanlara yerleştiriyorlar.
Böylece herkesin kullanımına açık olması gereken bir alanı, farkında olarak veya olmayarak kendi kişisel alanlarına dönüştürüyorlar.
Bir örnek daha vereyim.
Cadde ve sokaklar kamusal alanlardır. Belirlenmiş park yerlerinin dışında aracımızı park etmememiz gerekir. Aksi hâlde ortak kullanım hakkını ihlal etmiş, kamusal alanı kendi kişisel kullanımımıza ayırmış oluruz.
Bu durumda kamu adına kamusal alanı düzenlemek ve denetlemekle görevli kurumlar devreye girerek gerekli işlemleri yapar.
KENTİN RUHU, KENTİN KİMLİĞİDİR
Kent mekânları yalnızca fiziksel özellikleriyle değil; toplumsal, sosyolojik ve psikolojik anlamlarıyla bir bütün olarak değerlendirilmelidir.
Aristoteles’in kent anlayışında da kenti bir arada tutan temel unsur, yalnızca yapıların varlığı değildir. Kent, içinde yaşayan insanların farklı hayatları, birbirleriyle kurdukları ilişkiler ve bu sosyal yapının mekâna yansımasıyla anlam kazanır.
Bu nitelikler, kentin kendine özgü sosyal ve kültürel kimliğini oluşturur. Bir bakıma kentin yaşayan ruhu da budur.
Bu nedenle hiçbir kent, bütün özellikleriyle bir diğerine benzemez.
İşte bu ruhu taşıyan kadim kentlerden biri de Asi Nehri kıyısında kurulmuş olan Antakya’dır.
Antakya, bizlerin kamusal alanıdır.
6 ŞUBAT’TAN SONRA KAYBETTİĞİMİZ ORTAK YAŞAM ALANLARI
6 Şubat 2023 depremiyle kadim kentimiz, deyim yerindeyse yerle bir oldu. Kentin çok büyük bir bölümü yıkıma uğradı. Ortak yaşam alanlarımız yok oldu. Antakya, gündelik hayatın kesintiye uğradığı, yaşamın ağır biçimde yaralandığı bir kente dönüştü.
Büyük bir bölümümüz zorunlu nedenlerle göç etmek zorunda kaldık. Binlerce yılda oluşan demografik ve kültürel yapı çözülme sürecine girdi.
Bu koşullarda kişisel ve kamusal alanlarımızın önemli bir bölümü işlevsiz kaldı. Buna bağlı olarak, parti ayrımı gözetmeksizin halkın özgür iradesini temsil eden seçilmişlerle kurduğumuz iletişim de zayıfladı.
Böylece sorunlarımızı, taleplerimizi ve beklentilerimizi kime, nasıl ve hangi ortak zeminde ileteceğimiz konusunda büyük bir belirsizlik yaşamaya başladık.
Depremin üzerinden sekiz ay gibi bir süre geçmişti. Ortada kapsamlı bir plan ve planlama süreci henüz görünmüyordu. Bazı tasarımsal çalışmalar vardı. Ancak bu çalışmaların kadim kentin ruhuna, tarihî dokusuna ve toplumsal yapısına ne ölçüde uygun olduğu sorgulanmaya açıktı.
Çıkarılan yönetmeliklerin uygulamada yarattığı sorunlar toplumsal bilincimizi olumsuz etkiliyor; istem dışı düşünce ve eylemlere zemin hazırlıyordu.
Yüzde seksenine yakın bölümü yıkıma uğramış kadim bir kentin yeniden planlanması, kentin ruhu dikkate alınmadan gerçekleştirilemez. Sürdürülebilir bir yaşamı yeniden kurabilmek için Antakya’nın tarihî dokusuna, sosyokültürel yapısına ve her şeyden önemlisi yaşayan ruhuna ihtiyaç vardır.
Yani bizlere, Antakyalılara…
Çünkü bu kentin ruhunu bizler oluşturduk.
İmar ve koruma amaçlı imar planlarının hazırlandığı bu süreçte kişisel ve kamusal alanlarımız, geçmişin birikimi ve kentin tarihsel kimliği gözetilerek, bizlerin de görüşleri alınmak suretiyle planlanmalı ve en kısa sürede uygulamaya konulmalıdır.
Kent sakinlerinin katılımı olmadan hazırlanacak her plan, Antakya’nın toplumsal hafızasından ve ortak yaşam kültüründen uzaklaşma riski taşır.
Geçen her zaman dilimi, kadim kentin ruhunu biraz daha örseliyor. Bu süreci doğru yönetemezsek yalnızca fiziksel mekânlarımızı değil, ortak yaşam alanlarımızı ve birbirimizle kurduğumuz bağları da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız.
Çünkü kadim kent Antakya, bizlerin kamusal alanıdır.
Uygarlıkların kesişme noktasında bulunan bu kente ve bu kentin ruhunu oluşturan bizlere yazık etmeyelim.
Kadim kentimizin ruhuyla yeniden buluşmak ümidiyle…
Saygılarımı sunarım.
(Payas Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi)