Yıkımın Altından Yıkılmadan Çıkmak 02.11.2026

Yıkımın Altından Yıkılmadan Çıkmak 02.11.2026

Yaşadığımız büyük yıkımın üzerinden altı ay geçti. Bizler için sorgulamalarla, arayışlarla ve uzun bir mücadeleyle geçen bir süreç oldu. Deprem öncesinde toplumsal uzlaşıyla inşa ettiğimiz huzur ve coşku dolu yaşamımızı yeniden kurabilmek için hepimiz el ele vererek büyük bir özveriyle çalıştık.

Ağır koşullara rağmen kimimiz bilgi birikimini ve deneyimlerini, kimimiz zamanını, kimimiz de ekonomik olanaklarını seferber ederek neredeyse imkânsız görüneni başarmaya çalıştı. Bu mücadeleye katkı sunan, emeğini ve yüreğini ortaya koyan herkesin varlığına ve emeğine sağlık.

Geçirdiğimiz bu zorlu süreç hepimizi yordu, yıprattı ve kırılganlaştırdı. Ancak bütün bu olumsuzluklara rağmen umudumuzu hiçbir zaman yitirmedik.

"Antekyeli" kimliğimizle oluşturduğumuz ortak yaşam kültürünü yeniden inşa edebilmek ve sürdürülebilir bir yaşam düzenine dönüştürebilmek için uzun bir zamana ihtiyacımız var. Bu süreyi kısaltabilmek için aklın egemenliğinde, bilimin yol göstericiliğinde; bilim dünyası, sivil toplum kuruluşları ve bürokrasi arasında eşgüdümlü çalışmalar yürütmemiz gerekiyor.

Düşünce Birliği

Depremin yaralarını sarmak ve yıkımın sonuçlarını onarmak amacıyla, ortak düşünce ve dayanışma temelinde kurulmuş çok sayıda sivil toplum kuruluşu var. Bunların bazılarının kuruluş aşamasında ben de görev aldım. Ancak inanın, bugün bu kuruluşların sayısını sorsanız ben de bilmiyorum.

Çalışma yöntemlerimiz ve önceliklerimiz farklı olabilir. Ancak hepimizin amacı aynı:

Yıkımın altından yıkılmadan çıkmak!

Peki, aynı amaca hizmet eden bu kuruluşlar bir araya gelebilir mi?

Elbette gelebilir!

Bir olmak için birlikte çalışabilirler mi?

Elbette çalışabilirler!

Peki, bu birlikteliği sürdürebilirler mi?

İşte bu noktada kuşkularım var. Neden mi?

Nedeni basit: Ortak düşünce ve toplumsal uzlaşı temelinde kurulan sivil toplum kuruluşlarının aldığı ya da alacağı kararların, yasama ve yürütme erkleri tarafından dikkate alınması ve uygulama süreçleriyle ilişkilendirilmesi gerekir.

Demokratik sistemlerde sivil toplumun işlevi, toplumsal talepleri dile getirmek, karar alma süreçlerine katkı sunmak ve kamu yönetimini denetlemektir.

Toplumsal ortak bilinçle ortaya konulan düşüncelerin uygulama ve yaptırım gücü bulunmuyorsa geriye, büyük ölçüde düşünceyi açıklama ve kamuoyuyla paylaşma özgürlüğü kalır.

Bu durumda düşünceleri uygulamaya taşıyabilmek için yasama, yürütme ve denetim sorumluluğunu üstlenen siyasi iradeyle uzlaşma arayışına girmek kaçınılmazdır.

Peki, bu uzlaşmayı sağlamak kolay mıdır?

Bundan da kuşkuluyum.

Çünkü siyasi değerler ve parti programları dışında oluşan sivil toplum kuruluşlarının temel işlevi, siyasi düşünceyi belirlemek ya da baskı altına almak değil; toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda öneriler geliştirmek ve karar vericilere yol göstermektir.

Siyasi düşünce ve program oluşturma görevi ise demokratik sistem içerisinde siyasi partilerin ve bu amaçla faaliyet gösteren siyasi oluşumların sorumluluğundadır.

Peki, bu sorumluluklarını yeterince yerine getiriyorlar mı?

Bu sorunun yanıtını ben vermeyeyim. Siz verin!

Çünkü amacım siyaset yapmak değil; önümüzdeki engelleri aşabilmek, ortak aklı harekete geçirmek ve çözüm yolları geliştirebilmek için önerilerde bulunmaktır.

Hatay Sivil ve Sosyal Platformlar Birliği

Geçtiğimiz hafta Ankara Kent Konseyinin ev sahipliğinde, Hatay Sivil ve Sosyal Platformlar Birliği tarafından "Cumhuriyetin 100. Yılında Deprem ve Hatay" başlıklı bir çalıştay düzenlendi.

Çalıştaya, alanlarında yetkin bilim insanları, araştırmacılar, sanayi ve ticaret odalarının temsilcileri, meslek odaları ile çeşitli sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ve gözlemcileri katıldı.

Katılımcılar, kendi uzmanlık alanları çerçevesinde görüşlerini, düşüncelerini ve bilimsel araştırmalarını kamuoyuyla paylaştılar.

Peki, kimler yoktu?

Politikacılar!

Bunu, sivil toplum kuruluşlarının önemli bir kazanımı olarak değerlendiriyorum. Çünkü çalıştayın temel amacı; deprem sonrasında ortaya çıkan sosyal, kültürel ve ekonomik sorunları bilimin ışığında, bilimsel verilerle tespit etmek, elde edilen sonuçları toplumsal bilinçle paylaşmak ve yıkıcı etkilerin giderilmesine yönelik çözüm önerileri geliştirmekti.

Sağlık koşullarım ve içinde bulunduğum kısıtlılıklar nedeniyle bu çalıştaya katılamadım. Ancak olanaklarım ölçüsünde çalışmaya katkı sunan bilim insanları, araştırmacılar ve önerileriyle sürece destek veren çok sayıda sivil toplum temsilcisiyle telefon görüşmeleri gerçekleştirdim.

Bu görüşmelerden edindiğim izlenim, sivil toplum kuruluşlarının siyasi otoritenin yönetsel kadrolarıyla uzlaşma temelinde ortak çalışmalar yürütme konusunda istekli oldukları yönündeydi.

Umarım bu istek karşılıksız bırakılmaz!

Önümüzde yerel seçimler var. Bu iş birliği ve uzlaşı arayışının karşılık bulmaması, sivil toplum kuruluşlarının zamanla siyasallaşma sürecine girmesi olasılığını artırabilir. Böyle bir gelişme ise deprem yaralarının sarılması için ihtiyaç duyduğumuz zamanı daha da uzatabilir.

Oysa bugün kaybedecek zamanımız yok!

Bir Başkadır Benim Memleketim...

İnsanlığın bu topraklardaki varoluşundan günümüze kadar, insan düşüncesi ve emeğiyle üretilmiş sosyal ve kültürel birikimlerimizin çok büyük bir bölümünü kaybettik.

Peki, kaybettiklerimizi yeni yaşam kültürümüze yeniden kazandırabilir miyiz?

Açıkçası bu konuda çok umutlu değilim. Çünkü o değerleri üreten insanların bir kısmı beyaz atlara binip aramızdan ayrıldı, bir kısmıysa yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda kaldı.

Kaybettiğimiz yalnızca maddi kültür varlıklarımız değil; belki de onlardan çok daha fazlası olan manevi kültürümüzdür.

Manevi kültürümüzün en önemli bağlarından biri, Antakyalı kimliğimizle şekillendirdiğimiz hemşehrilik duygumuzdur.

"Hemşerim" dediğimde yalnızca aynı şehirde yaşayan insanları kastetmiyorum. Aynı kültürel çember içerisinde yaşayan, birlikte üreten, sosyal, kültürel, inançsal ve mitolojik değerleri ortak bir bellekte buluşturan; toplumsal uzlaşıyla biçimlendirdiğimiz bir kimlikten söz ediyorum.

Bu kimliğin merkezinde sevgi vardır. Sevginin özünde ise kardeşçe yaşamak, paylaşmak ve birbirini olduğu gibi kabul etmek bulunur.

Sözünü ettiğim sevgi, karşılık ya da çıkar beklemeden, hiçbir hesap yapmadan, canıgönülden sevmektir.

Onurla "Antekyeliyim" derken anlatmak istediğim de budur: Bir olmak için birlikte olmak; farklılıklarımızı koruyarak ortak bir yaşam kültüründe buluşmak.

Hepimiz Neleri Kaybettiğimizi Biliyoruz!

Canımızı yakan, canlarımızı alan; yıkıcı ve onarılması son derece güç bir deprem felaketinin ardından neleri kaybettiğimizi hepimiz biliyoruz.

Kent belleğimiz büyük bir yıkıma uğradı.

Demografik, etnografik ve ekonomik yapımızın geri dönüşü güç bir değişim sürecine girmesinden kaygı duyuyoruz. Arkeolojik sit alanlarımızın, tarihî kent dokumuzun ve bu dokuyu besleyen mimari estetiğimizin geri dönülemez biçimde kaybolmasından endişeliyiz.

Kenti besleyen tarım alanlarımızın ve su kaynaklarımızın zarar görmesinin, sağlıklı yaşam koşullarımızı olumsuz etkilemesinden kaygılanıyoruz.

Bütün bunların ötesinde, bizi biz yapan, coşku ve huzur içerisinde sürdürdüğümüz ortak yaşam döngümüzün kesintiye uğramasından korkuyoruz.

Çünkü kaybettiğimiz yalnızca evlerimiz, iş yerlerimiz, sokaklarımız ve tarihî yapılarımız değil. Birlikte yaşadığımız, ürettiğimiz, paylaştığımız ve birbirimizden öğrendiğimiz bir yaşam kültürüdür.

Belki de önümüzde daha çok acı çekmemize neden olacak zorlu günler var. Ancak umudumuz, ortak bir bilinçle geliştireceğimiz çözümlerin bu yaralara en kısa zamanda merhem olmasıdır.

Yeniden bir araya gelmek, yeniden üretmek, yeniden paylaşmak ve bir zamanlar yaşadığımız o coşku ve huzur dolu günlere dönebilmek istiyoruz.

Bunun için birbirimize ihtiyacımız var.

Çünkü biz yalnızca aynı topraklarda yaşayan insanlar değiliz; aynı anıların, aynı acıların, aynı sevinçlerin ve aynı geleceğin ortaklarıyız.

Yaşamak umuttur!

Yıkımın altından yıkılmadan çıkmak, geçmişimizi unutmadan geleceğimizi birlikte kurabilmektir.

Dilerim bir gün yeniden, hep birlikte, küllerimizden doğarız.

Saygı ve sevgilerimle.