Dr. Tuğçe Tezer ile Söyleşi

Dr. Tuğçe Tezer ile Söyleşi

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim üyesi Dr. Saadet Tuğçe Tezer: “RUHUMU ANTAKYA’DA BIRAKTIM”

Doktora tezini kadim Antakya’nın yerleşme tarihi, sosyo-kültürel ve fiziksel değişimi ile nüfus artışının kentsel yaşama etkileri üzerine hazırlayan Dr. Tuğçe Tezer Hocamızla, Antakya’nın deprem öncesini ve sonrasını konuştuk. Üç saat süren söyleşimizin önemli başlıklarını ve dikkat çekici değerlendirmelerini sizlerle paylaşmak istedim.

NASEH: Değerli Hocam, sizi yakından tanıyorum. Ancak okurlarımız için kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

TEZER: 2010 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden mezun oldum. 2013 yılında aynı bölümün Kentsel Mekân Organizasyonu ve Tasarımı Programı’nda yüksek lisans eğitimimi tamamladım. 2013 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’nde başladığım doktora eğitimimi ise 2019 yılında, “Yerleşme Tarihi Analizi İçin Bir Çerçeve: Antakya Örneği” başlıklı tez çalışmamla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehircilik Programı’nda tamamladım.

NASEH: Neden Antakya?

TEZER: Antakya’yla ilk kez, yıllar önce Antakya’dan Beşiktaş’a gönderilen bir kolinin içindeki biberli ekmek sayesinde tanıştım. O biberli ekmekle yaptığımız kahvaltı, bana öyle güzel ve merak uyandırıcı bir kültürel çeşitliliğin kapısını aralamıştı ki, birkaç hafta sonra doktora başvurumu Antakya üzerine yapmıştım bile.

O günden sonra Antakya’yla ilgili kaynaklar, hiç beklemediğim yerlerde karşıma çıkmaya başladı. Sürekli dolaşmayı sevdiğim sahaflar çarşısında, İstanbul-Ankara uçuşunda önümdeki koltuğun sırt cebinde bulduğum bir dergide, tesadüfen elime geçen bir gazetenin turizm tanıtım ekinde… Zamanla Antakya kaynaklarını özellikle arayıp bulmaya çalıştığım bir döneme girdim. Antakya’ya ilk kez geldiğimde, kent hakkında çok şey okumuştum.

Hatta arkadaşlarım, Antakya’yı gözümde fazla büyüttüğümü, hayal kırıklığına uğramamak için beklentimi düşürmem gerektiğini söylüyorlardı.

Antakya’ya ilk girişimi hâlâ hatırlıyorum. Gaziantep’ten bindiğim bir minibüsle eski otogara gelmiştik. Çok sevdiğim bir arkadaşım beni oradan aldı ve hemen tarihî Antakya’ya götürdü. O an yaşadığım “Hayatımda hiç böyle bir şey görmedim!” duygusu hâlâ belleğimde.

Güzelim avlulu kafelerden birinin üst katında, elimiz avludaki limon ağacının yapraklarına dokunurken içtiğimiz süvari kahvenin tadını bugün bile hatırlıyorum.

Dünyanın hiçbir kentinde karşılaşmadığım, birbirinin içine geçmiş ve birbirinden beslenen kültürel, sosyal, ekonomik ve inanca dayalı paylaşımın hayat bulduğu müthiş bir kent dokusuyla karşılaşmıştım. Sanki gözlerimi 21. yüzyılda kapatıp 19. yüzyılda açabiliyordum. Üstelik Antakya’da bu durum son derece doğaldı.

Arıklı sokaklarında dolaşırken geçen zamanın her saniyesini zihnime kaydetmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Gitmeden önce kitaplarda okuduğum büyük yapıları, avlulu konutları ve dar sokakları ilk kez gördüğümde, Antakya’yı o güne kadar beklemiş olmama kesinlikle değdiğini hissetmiştim.

NASEH: Yani hayal kırıklığına uğramadınız?

TEZER: Aksine, hayal kırıklığına uğramaya çok uzaktım! Hayatımda gördüğüm en güzel şeyle karşılaşmıştım. Doğasıyla, yapılarıyla, tarihiyle, kültürüyle, insanıyla, suyuyla, müziğiyle… Antakya, hayatımda gördüğüm en güzel yerdi.

Yıllar içinde Antakya’nın hayatımdaki önemi, doktora tezimin çok ötesine geçti. Antakya, bütün değerleriyle hayatımın merkezine yerleşti. Dışarıdan gelen bir araştırmacı olarak, orada bulunduğum hiçbir gün kendimi Antakya’nın dışında hissetmedim.

Her gün selamlaştığım esnafı, sokak müzisyenini, bir sonraki gelişimde yine aynı yerde bulmak… Bu huzurun büyüklüğünü ve değerini, özellikle depremden sonra, artık tarif etmek çok zor.

Yine de her koşulda, yıllar boyunca Antakya sokaklarında attığım her adımda, Köprübaşı’nda sırtımı Habib-i Neccar Dağı’na yaslayıp Meclis binasını ve eski müzeyi izlerken Asi Nehri’nin esintisiyle serinlediğimde, Uzunçarşı’nın kendine özgü baharat, limon ve zanaat kokan havasını içime çektiğimde, sohbetimiz Harbiye şelalesinin zaman zaman yükselen sesiyle kesildiğinde, Meydanköy’ün denizinde yüzerken kıyının hemen ardından yükselen dağın sınırını fark ettiğimde, Vakıflı köyünün vadilerini saran portakal ağaçlarının kokusunu içime çektiğimde; zihnimdeki Antakya ruhu ve imgesi oluştu, bütünleşti ve beni de kendisinin bir parçası hâline getirdi.

“Ruhumun aradığı kent bu!” dedim. Bu hayatta ya da çok daha önceki zamanlardan beri aradığım kent, burasıydı.

NASEH: Kadim Antakya’da üretim ve tüketim ilişkileri sosyal dokuyu nasıl etkiledi?

TEZER: Antakya’nın farklı uzmanlık alanları tarafından yapılan tanımlarında, “çok katmanlı” bir kent olduğu konusunda ortak bir görüş bulunuyor. Bu çok katmanlılığın yönetimsel, ekonomik, sosyal ve kültürel yönlerinin yanı sıra, fiziksel yansımalarına da kentin pek çok noktasında rastlıyoruz.

Üretim ve tüketim ilişkileri ise Antakya da dâhil olmak üzere pek çok kentte, farklı üretim türleri, ham madde ilişkileri ve ticari akışlarla bağlantılı temel konulardan biridir.

Antakya’da tarihsel süreç içinde tarımsal üretim; özellikle portakal ve limon başta olmak üzere narenciye, hububat ve zeytin üzerinden gelişmiştir. Zanaat üretiminde ise tarımla ilişkili olarak zeytinyağı ve defne sabunu üretimi öne çıkmıştır. Bunların yanında ipek böcekçiliği de uzun yıllar boyunca önemli bir geçim kaynağı olmuştur.

Bu üretim ilişkileri sonucunda ortaya çıkan ürünler, Antakya’nın İskenderun Limanı ve Halep’in de içinde bulunduğu ticaret ağı üzerinden uluslararası ticarete katılmasının başlıca kaynaklarını oluşturmuştur.

Üretim ve ticaret ilişkileri, kır-kent bağlantısının yanı sıra farklı üretim bölgeleri arasındaki ilişkilerin gelişmesini de sağlamıştır. Böylece sosyal dokuda, zanaat ve üretim yöntemleri bakımından değişim ve gelişim yaşanmış; bu üretim ve tüketim ilişkilerine katılmak amacıyla yer değiştirerek Antakya’ya gelen yeni nüfuslar da kentin toplumsal yapısına dâhil olmuştur.

Bu göç hareketleri ve uzmanlaşma süreçleri, Antakya’nın sosyal dokusunda önemli değişimleri beraberinde getirmiştir.

NASEH: Antakya’nın 1910-1960 yılları arasındaki kentsel ve yaşamsal dokusunu incelediniz. Bu süreci kısaca anlatır mısınız? Fransız işgali yıllarında kent planlaması yapıldı mı? Yapılan planlamanın temel amacı neydi? Paris’in kent planlaması örnek alındı mı?

TEZER: Antakya, pek çok istisnanın bir araya geldiği bir kent. Bunlardan biri de yönetim tarihiyle ilgili.

1910 yılında Osmanlı Devleti’nin idaresinde bulunan Antakya, 1920 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Fransız yönetimine girer. 1938 yılında başlayan Bağımsız Hatay Devleti dönemi, Hatay’ın 1939 yılında Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmasıyla sona erer. Böylece Antakya, yaklaşık otuz yıllık bir zaman diliminde farklı yönetim biçimlerinin idaresinde kalır.

Bu süreçte, Osmanlı’nın son döneminde Tanzimat hareketleriyle başlayan modernleşme sürecinin Antakya’daki kentsel mekâna yansımalarını, özellikle Fransız yönetimi döneminde somut değişiklikler üzerinden izleyebiliyoruz.

Bu döneme kadar yalnızca Asi Nehri’nin doğu yakasında gelişmiş olan kent, Fransız yönetimi sırasında tarihî Roma köprüsünün karşı yakasına geçer. Bugün Köprübaşı ya da Cumhuriyet Meydanı olarak andığımız kamusal alan, onu çevreleyen kamu yapıları, batı yönünde uzanan yollar ve bu yolların çevresindeki kent dokusu oluşmaya başlar.

On sekiz haritadan oluşan Fransız kadastral haritalarının da hazırlandığı bu dönemde, tarihî Herod Caddesi’nin izini takip eden Rue Jadid, bugünkü adıyla Kurtuluş Caddesi, açılır. Tarihî kent dokusunda Kurtuluş Caddesi’nin açılması dışında korumacı bir yaklaşımın benimsendiğini görüyoruz.

Aynı dönemde çok sayıda eğitim yapısı ve büyük sağlık tesisleri inşa edilir; Saray Caddesi üzerinde konut ve ticaret yapıları yükselir. 1939 yılında Cumhuriyet döneminin başlamasıyla birlikte, Fransız yönetimi sırasında ortaya çıkan modernleşme hareketleri sürdürülür ve geliştirilir.

Fransız dönemindeki mekânsal değişiklikler Danger Planı’na dayanırken, Türkiye Cumhuriyeti döneminde Antakya için hazırlanan ilk kent planları Asım Kömürcüoğlu ve Gündüz Özdeş planlarıdır.

Bu dönemde Antakya’nın nüfusu yine kozmopolit bir yapıya sahiptir. Fransız yönetiminin yöneticileri ve memurları ile yabancı mimarlar, dönemin sosyal dokusunun belirgin unsurları arasında yer alır. Sonraki yıllarda idari kadrolar Türkiye Cumhuriyeti yönetimi tarafından görevlendirilirken, 1950’li yıllara kadar yabancı mimarların Antakya’daki kamu yapılarında ve diğer önemli yapılarda yürüttükleri mimari faaliyetler devam eder.

NASEH: Deprem sonrasında yapılacak planlama, varoluş sürecimizi nasıl etkileyecek? Bu konuda çalışmalar yaptığınızı biliyorum. Önerileriniz var mı? Süreç nasıl işleyecek? Ayrıca Antakya’nın deprem sonrası yeniden planlanmasında yerel halkın katılımına ilişkin düşünceleriniz nelerdir?

TEZER: Depremden sonra en büyük yıkımın yaşandığı kentlerden biri, ne yazık ki Antakya oldu. Antakya’nın bütünü ve tarihî kent için yıkım ve hasar oranı yaklaşık yüzde 85 olarak açıklandı.

Böylesine yüksek bir oran, bugüne kadar Antakya için yürütülmüş bütün planlama, imar ve ruhsat süreçlerini; yapılaşma ve denetim uygulamalarını; aynı zamanda yapıların fiilen oluşmasını takip eden kent yaşamı içinde maruz kaldıkları müdahaleleri yeniden düşünmeyi gerekli kıldı.

Bu açıdan öncelikle Antakya’daki yıkımın nedenlerinin araştırılması gerekiyor. Yapılan incelemelerde yıkımın başlıca nedenleri arasında; yerleşime uygun olmayan, deprem açısından zayıf özellikler taşıyan alüvyal zeminler üzerine yapılaşılması, planlama süreçlerinde yüksek yapılaşma hakları verilmesi, inşaat aşamasındaki usulsüzlükler, yanlış tekniklerin ve zayıf malzemelerin kullanılması ile yapı denetimi sürecindeki aksaklıklar gösteriliyor.

Bunlara ek olarak, 2018 yılında çıkarılan “imar barışı” da ruhsatsız pek çok yapının gerekli teknik incelemeler yapılmadan yasallaşmasına neden olduğu için önemli zafiyetlerden birini oluşturuyor.

Böylesine ağır bir yıkımın ardından Antakya’nın yeniden planlanması sürecinde öncelikle bütün kent için mikrobölgeleme çalışmalarının yeniden yapılması gerekiyor. Antakya’nın kırsal bölgesi ve Hatay’ın bütünüyle birlikte, daha geniş ve bütünsel bir sistemin parçası olarak ele alınması önemli.

Yerleşilebilirlik, ulaşım, ekonomi, üretim türleri, sosyal, kültürel ve fiziksel yapı gibi bütün başlıklarda deprem sonrası döneme ilişkin analizler yapılmalı; bu analizlerden elde edilen sentez doğrultusunda yeni bir planlama yaklaşımı geliştirilmelidir.

Sürecin bugünkü işleyişine baktığımızda, Hatay için Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Hatay Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyeleri yetkili kurumlar olarak öne çıkıyor.

Depremden sonra Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından görevlendirilen DB Mimarlık Ofisi ve oluşturduğu ekip, Hatay bütünü, Antakya ilçesi ve beş ilçe için “master plan” çalışmalarını sürdürüyordu. Bunun yanı sıra, “riskli alan” olarak ilan edilen 307 hektarlık bölge için de bir Koruma Amaçlı İmar Planı hazırlanması süreci bulunuyordu. Söz konusu alan; Antakya kentsel sit alanını, kuzeyindeki arkeolojik sit alanını ve Asi Nehri’nin batı yakasında Vali Göbeği’ne kadar uzanan bölgeyi kapsıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Türkiye Tasarım Vakfı arasında yapılan protokol çerçevesinde, yine DB Mimarlık Ofisi tarafından oluşturulan ekibin bu planı hazırladığı biliniyor.

Öte yandan, deprem sonrasında ilan edilen üç aylık OHAL döneminin sona ermesinin ardından Hatay’ın farklı ilçeleri için depremden önce hazırlanmış olan Nazım ve/veya Uygulama İmar Planlarının herhangi bir değişiklik yapılmadan askıya çıkarılması oldukça düşündürücü. Ülkemizin ve yakın coğrafyamızın yakın tarihinde yaşanan en büyük depremlerden birinin ardından bu yaklaşımın yeniden değerlendirilmesi gerektiği açık.

Depremin yedinci ayına yaklaşılırken bu çalışmaların başlamış ve sürüyor olması gerekli ve olumlu. Bununla birlikte, özellikle Antakya gibi yerel aidiyetin, sahiplenme ilişkilerinin ve yerel inisiyatifin güçlü olduğu kentlerde, halkın planlama sürecine katılımı, sürecin başarılı olabilmesi için vazgeçilmez bir koşul.

Antakya’yı “Antakya” yapan en özgün niteliği, sosyo-kültürel yapısıdır. Bu yapının kendi yerinde korunabilmesi ancak yerel halkın sürece doğrudan katılımıyla mümkün olabilir.

Burada ihtiyaç duyulan katılım, yalnızca sivil toplum kuruluşlarının, idari kurumların ve meslek odalarının temsiliyetiyle sınırlı kalmamalıdır. Yerel uzmanların ve yerel halkın farklı bileşenlerinin de planlama sürecine doğrudan katılması sağlanmalıdır.

Öte yandan, Antakya’da deprem sonrasında oluşan yaşam koşulları nedeniyle kentten göç etmek zorunda kalan yerel halkın yeniden burada yaşayabilmesi de büyük önem taşıyor. Bunun için nitelikli, sağlıklı ve güvenli geçici barınma alanlarının yanı sıra insanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli çalışma, sosyalleşme, sağlık ve eğitim alanları da sağlanmalıdır.

NASEH: 2021 yılında Antakya’nın tarihî merkezine odaklanan “Antakya Yürünebilir Kent Tarihi Rehberi” adlı bir çalışma hazırlamıştınız. Bugün Antakya’nın kültürel mirasının uğradığı yıkımı düşündüğümüzde, bu çalışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

TEZER: 2021 yılında SALT Araştırma Fonları’nın desteğiyle hazırladığım “Antakya Yürünebilir Kent Tarihi Rehberi”, benim açımdan, tarihî ve kültürel nitelikleri olan bu güzel kentin somut ve somut olmayan değerlerinin korunması için onu tanımaya ve sahiplenmeye yönelik bir araç öneriyor.

Yürünebilir tarih rehberini, Antakya’nın önemli tarihî yapıları üzerinden geçmiş, bugün ve gelecek arasında bağ kurmanın bir aracı olarak tasarlamak istedim. Bu amaçla Antakya’nın Antik Dönem, Osmanlı Dönemi, Fransız Dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti Dönemi’nde inşa edilmiş yapılarının işlevsel ve yapısal sürekliliklerini, aynı zamanda geçirdikleri değişimleri inceledim. Akademik kaynakların ve nitelikli yerel yayınların yanı sıra yazılı ve görsel referanslardan yararlanarak bir rehber hazırladım.

Portekiz’de bulunduğum 2022-2023 araştırma döneminin ardından, Türkiye’ye döndüğümde, Nisan 2023 itibarıyla Antakya’da bu rehber üzerinden turlar düzenlemeyi ve bir süre sonra çalışmayı mobil uygulamaya dönüştürmeyi planlıyordum.

Ancak 6 Şubat ve 20 Şubat depremleriyle birlikte Antakya da hayat da büyük ölçüde değişti. Dolayısıyla bugün, Antakya Yürünebilir Kent Tarihi Rehberi’nin gelecekteki yolculuğunun da farklı bir yön kazanacağını söyleyebilirim.

Antakya’nın tarihî kent merkezi bugün büyük ölçüde yıkılmış durumda. Bu nedenle rehberde önerdiğim dönemsel rotaların odak noktalarını oluşturan yapıların da önemli bir bölümü yıkıldı ya da ağır hasar gördü.

Tarihî Meclis binası, Adalı Konağı, Ortodoks Kilisesi, Sarımiye Camii, Ulu Camii, Habib-i Neccar Camii, Affan Kahvesi ve Antakya Lisesi önemli ölçüde yıkıma uğradı. Geleneksel Uzunçarşı, eski Müze binası, Saray Caddesi ve Kurtuluş Caddesi ise büyük hasar gördü. Rehberin önemli duraklarından biri olan St. Pierre Kilisesi ise depremde neredeyse hiç hasar almadı.

Antakya kadim bir kent. Yalnızca Türkiye’nin değil, dünya tarihinin farklı dönemlerinde önemli roller üstlenmiş kentlerinden biri.

Tarihin izlerini günümüze ve geleceğe taşıyan, tarihî ve kültürel açıdan değerli yapıların böylesine büyük bir hasara uğraması çok üzücü. Üstelik bu yapılar, Antakya’nın yerel halkı için olduğu kadar kenti ziyaret edenler için de farklı anlamlar taşıyor. Varlıklarıyla kent hafızasının, kent içinde yön bulmanın, aidiyetin ve sahiplenme duygusunun nirengi noktalarını oluşturuyorlar.

Bundan sonraki süreçte Antakya’nın ve Antakyalıların iyileşebilmesi, kentin yeniden hayat bulabilmesi için bu yapıların aslına uygun biçimde onarılmasının çok büyük önem taşıdığına inanıyorum.

Antakya Yürünebilir Kent Tarihi Rehberi aracılığıyla, bu süreçte Antakyalıların yerel tarih ve kültür hafızasını canlı tutmaya yönelik bazı düşüncelerim var. Bunları hayata geçirmeye yaklaştığımda sizi mutlaka haberdar edeceğim.

Tuğçe Tezer 11
Tuğçe Tezer 11
Tuğçe Tezer 12
Tuğçe Tezer 12
Tuğçe Tezer 13
Tuğçe Tezer 13
Tuğçe Tezer 14
Tuğçe Tezer 14