Toplumdan kaçan, yalnız kalmayı seven, çağının aydını…

Toplumdan kaçan, yalnız kalmayı seven, çağının aydını…

Toplumdan kaçan, yalnız kalmayı seven, gerçekleri arayan, toplumsal bilince düşünceleri ile ulaşmaya çalışan, çağının aydını… Cemil Meriç

CEMİL MERİÇ: YALNIZLIĞIN İÇİNDE ARANAN GERÇEK, KARANLIĞIN İÇİNDE YANAN IŞIK

Toplumdan uzak duran, yalnızlığı seven, gerçeğin peşinde koşan; düşünceleriyle toplumsal bilince ulaşmaya çalışan çağının aydını…

Cemil Meriç, babası o dönemde Yunanistan sınırları içinde kalan Dimetoka kasabasında hâkimlik yaparken Balkan Savaşları nedeniyle Antakya’ya göç etmek zorunda kalan bir ailenin çocuğuydu. Bugün Hatay ilimizin sınırları içinde bulunan, eski adı Reyhaniye, şimdiki adı Reyhanlı olan ilçede dünyaya geldi.

Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte 1916 yılı kabul edilmektedir. Kendi anlatımına göre babasının, Antakya’da Ziraat Bankası Müdürü olarak görev yaptığı sırada Kur’an-ı Kerim’in kapağına kaydettiği doğum tarihi, 1322 Kanunuevvel 12’dir. Bu tarih, miladi takvime çevrildiğinde 25 Aralık 1906’ya karşılık gelmektedir. Dolayısıyla Cemil Meriç’in doğum yılına ilişkin biyografilerde farklı tarihlerle karşılaşılmaktadır.

Yedi yaşına kadar Antakya’da yaşadı. Babasının memuriyetten ayrılması üzerine ailesiyle birlikte yeniden Reyhanlı’ya döndü. Göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak, yeni yaşam çevresinde kimliksel kırılmaların ve aidiyet sorunlarının içinde büyüdü. Toplumdan uzaklaşan, yalnızlığı seven, içine kapanık ve çevresiyle uyum kurmakta zorlanan bir kişiliğe büründü. Ancak içinde bulunduğu koşullar, onun gerçeği arama ve düşünce yoluyla toplumsal bilince ulaşma çabasına engel olamadı.

İlkokulu Reyhanlı’da tamamladıktan sonra yeniden Antakya’ya geldi. Fransız eğitim sistemiyle öğretim yapan Antakya Lisesi’nde öğrenimine devam etti. Bu dönemde gözlerinin altı derece miyop olduğu anlaşıldı.

İlk yazısı olan “Geç Kalmış Bir Muhasebe” başlıklı makalesi, yerel Yeni Gün gazetesinde yayımlandı. On ikinci sınıftayken, Türkiye yanlısı tutumu ve yerel Yıldız gazetesinde yayımlanan “Türk Genci” başlıklı yazısında bazı öğretmenlerini yeterince Türkiye yanlısı olmadıkları gerekçesiyle eleştirmesi nedeniyle lise diplomasını alamadan okuldan uzaklaştırıldı.

Ali Saydam’la yaptığı bir söyleşide, “Benim lisem üniversitemdir!” diyen Cemil Meriç, Antakya Lisesi’nin Fransızca eğitim sistemini şu sözlerle anlatır:

“Lycée d’Antioche’da Türkçe, Arapça ve tarih derslerinin dışında bütün dersler Fransızca okutulurdu. On, on bir ve on ikinci sınıflarda tarih de Fransızca okutulmaya başlandı. Memleketin kayıtsız şartsız efendisi Fransızlardı. Fransızca bildiğiniz zaman her kapı önünüze açılırdı.”

Antakya Lisesi’nden ayrılmak zorunda kaldıktan sonra lise öğrenimini sürdürmek üzere İstanbul’a gitti ve Pertevniyal Lisesi’ne kaydoldu. Kadırga ve Kumkapı’daki öğrenci yurtlarında kaldı. Öğretmenleri arasında dönemin tanınmış isimlerinden felsefeci İhsan Kongar, tarihçi Reşat Ekrem Koçu, edebiyatçı Keyise İdalı ve Fransızca öğretmeni Nurullah Ataç bulunuyordu.

İstanbul’daki öğrencilik yıllarında Nâzım Hikmet ve Kerim Sadi ile tanıştı. Onlar için Fransızcadan Türkçeye, herhangi bir ücret almadan kitap çevirileri yaptı.

İstanbul’da geçim sıkıntısı çekiyordu. 1937 yılında İskenderun’a döndü. Haymaseki köyünde dokuz ay öğretmenlik yaptıktan sonra İskenderun’daki tercüme bürosunda başkan yardımcılığı görevine getirildi. Ardından Aktepe Nahiye Müdürlüğü’ne atandı. Ancak burada yalnızca 22 gün görev yapabildi. Hatay Valiliği’nden gelen bir telefonla görevine son verildi.

Bu kararın ardından Reyhanlı’ya döndü ve Batı Ayrancı köyünde öğretmenlik yapmaya başladı. Daha sonra Türk Hava Kurumu’nda sekreterlik, belediyede kâtiplik gibi geçici işlerde çalıştı.

1939 yılının Nisan ayında, Hatay Hükümeti’ni devirmek suçlamasıyla tutuklanarak Antakya’ya götürüldü. İdam talebiyle yargılandı. İki ay sonra beraat etti.

Putları kırılan göçmen çocuğu, kendisine yeni bir put bulmuştu: Sosyalizm!

Yargılandığı mahkemede Marksist olduğunu haykırdığında, henüz tek bir işçinin bile elini sıkmış değildi. Belki de yalnızca onurlu olduğunu göstermek, korktuğu için sustu denilmesine engel olmak istiyordu. Onun için bu haykırış, bir düşünceyi savunmanın ötesinde, kendi varlığını ve onurunu ortaya koyma biçimiydi.

Yaşamın zorlukları, düşüncelerini özgürce açıklayamamak ve içinde bulunduğu toplumsal çevreyle yaşadığı uyumsuzluk, ruh dünyasını derinden etkiliyordu. Marksizm, belki de onun için kaçışa açılan bir sığınak, yeni bir yaşam arayışının dayanağıydı. Hayat boyunca ezilmişlik duygusunu yakından tanımıştı. Belki de bu nedenle ezilenlerin yanında duruyordu.

O yıllarda Hatay’da belirgin bir sınıf mücadelesinden söz etmek güçtü. Tarım toplumunun toplumsal yapısı içinde sınıf bilinci henüz yeterince gelişmemişti. Bu nedenle Marksizm üzerine okuduğu kitaplar, onu zaman zaman bilinmeze sürükleyen bir rüya gibi görünüyordu.

Sosyalizme ne ölçüde inandığını kesin olarak bilemem. Ancak insancıl bir kimliğe, insanı önceleyen bir düşünce yapısına sahip olduğu açıktı. Bu arayışları ve düşünceleri, onu kalabalıklar içinde daha da yalnızlaştırmıştı. Çevresinde ne gerçek anlamda dostu ne de düşüncelerini paylaşabileceği yakın bir arkadaşı vardı.

Gözlerindeki yorgunluğa rağmen tek bir tutkusu vardı: Okumak, okumak ve hep okumak!

1940 yılında İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Okulu’na burslu öğrenci olarak kabul edildi. İki yıl boyunca burada öğrenim gördü. Ardından İnsan, Yücel ve Gün dergileri ile Aydın Bibliyografyası’nda yazıları yayımlanmaya başladı.

Bu dönemde Elit ve Nisvaz gibi sanatçıların ve aydınların uğrak yeri olan kahvehanelere devam ediyordu. Bu mekânlarda yapılan sohbetler, düşünce dünyasının gelişmesine katkıda bulunuyordu. İstanbul’da yayımlanan İnsan dergisindeki “Honoré de Balzac” başlıklı ilk yazısı da bu dönemin ürünlerinden biriydi.

Balzac üzerine yazmasının amacı, yalnızca bir yazarın yaşamını araştırmak değildi. Onun düşüncelerini anlamak, edebî dünyasını tanımak ve bu birikimi okurlarıyla paylaşmaktı. Muhafazakâr bir çevrede yetişmiş olmasına rağmen, farklı düşünce sistemlerini tanımaya ve sorgulamaya yönelmişti. Sosyalist düşüncenin, ezilenler için yeni bir yaşam arayışına ve toplumsal bilince dönüşme ihtimalini de bu çerçevede değerlendiriyordu.

Bu yıllarda İkinci Dünya Savaşı başlamıştı. Savaş koşulları nedeniyle devlet, Yabancı Diller Okulu öğrencilerinin Avrupa’ya gönderilmesini durdurdu. Bunun üzerine öğrenciler için zorunlu hizmet uygulaması gündeme geldi. Çektiği kura sonucunda Elazığ’da görev yapması gerekiyordu.

Elazığ’a gitmeden önce tarih ve coğrafya öğretmeni Fevziye Menteşoğlu ile 19 Mart tarihinde evlendi. Aynı yılın haziran ayında babasını kaybetti. 29 Ekim 1942 tarihinde Elazığ Lisesi’ne Fransızca öğretmeni olarak atandı.

İki yıl dört ay süren stajyerlik döneminin ardından, eşinin tayininin Elazığ’a çıkmaması nedeniyle görevinden istifa etti. Yeniden İstanbul’a taşındı.

Elazığ Askerî Hastanesi’nden aldığı “ileri derece miyoptur” raporu nedeniyle askerlik görevinden muaf tutuldu.

1947 yılına kadar işsizdi, parasızdı, dostsuzdu. Daha çok çalışmak, daha çok üretmek zorundaydı. Tam da bu dönemde karşısına beklenmedik bir fırsat çıktı: İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Fransızca dersleri vermeye başladı. 1953-1954 yıllarında hem üniversitede hem de lisede öğretmenlik yaptı.

1954 yılında gözlerini kaybetti. Aynı yıl Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde ameliyat oldu. Ancak yapılan müdahalelerden sonuç alınamadı. Yeni bir umut arayışıyla Paris’e gitmeye karar verdi. Orada geçirdiği ameliyatlar da beklediği sonucu vermedi. Türkiye’ye geri döndü.

Artık bir daha ameliyat olamayacak, yaşamının sonuna kadar aydınlık bir zihinle karanlık bir dünyada yaşamaya alışmaya çalışacaktı.

Aynı yıl Hatay’da yaşayan annesi Zeynep Hanım’ı da kaybetti. Yaşamın zorlukları, bundan sonra da yakasını bırakmadı.

Okuduğu ve yazdığı kitaplar, onun için sığınabileceği bir limandı. Kitaplarla yaşadı. Kitapların dünyasındaki insanları, çoğu zaman sokaktaki insanlardan daha çok sevdi.

Cemil Meriç’i anlayabilmek ve anlatabilmek için okuduğu kitapların, yazdığı makalelerin ve yayımladığı eserlerin izini sürmek gerekir. Bu, elbette uzun ve kapsamlı bir çalışma gerektirir. Yine de düşünce dünyasını biçimlendiren bazı isimlere ve eserlere göz atmakta yarar var.

Edebiyattaki ilk büyük tutkusu Balzac’tı. Düşünce dünyasına onun eserleriyle adım attı. Fransız edebiyatının Victor Hugo gibi büyük yazarları ve Voltaire gibi filozofları, düşünsel yolculuğunda ona yol gösterdi. Paul Bourget ve Hippolyte Taine de düşünce gelişimini etkileyen isimler arasındaydı.

Doktor Ludwig Büchner’in “Madde ve Kuvvet” adlı eserini materyalist felsefenin önemli örneklerinden biri olarak görüyordu. Düşünce dünyasını etkileyen diğer isimler arasında Rousseau, İbn Haldun, Nietzsche ve Hegel de vardı.

Entelektüel gelişiminde kendisine yol gösteren iki hocasından, Edgar Quinet ve Jules Michelet’den, minnetle söz ederdi. 19. yüzyılı daha iyi anlayabilmek için Hint edebiyatının kadim eserlerinden Vedalar’ı da inceledi.

Dedim ya… Cemil Meriç’i anlamak ve anlatmak için onun eserlerini okumak, yaşam öyküsünü ayrıntılarıyla incelemek gerekir. Bu, uzun bir yolculuktur.

Ben, Cemil Meriç’i ölüm yıl dönümünde anarken, uçsuz bucaksız bir okyanusun içinde yalnızca bir damla kadarını inceleyebildim. Bu inceleme sırasında onun düşünce dünyasını yansıtan şu yaklaşımı üzerinde özellikle durdum:

“Düşünce kuşkuyla başlar; çelişkilerle bir bütündür. Karşıt düşüncelere kulaklarımızı tıkamak, yaşamı tutsak almak değil midir?”

Karanlıklar içinde geçen bir yaşamın, bizlere böylesine aydınlık bir düşünce dünyası bırakması ne büyük bir çelişki, ne büyük bir zenginliktir!

Kimimiz ona yoldaş, kimimiz dindaş, kimimiz ırkdaş dedik. Oysa Cemil Meriç, bütün bu aidiyetlerin ötesinde, düşünceleriyle yeniden okunmayı, araştırılmayı ve anlaşılmayı bekleyen bir çağ aydınıydı.

Belki de onu en iyi anlatan şey, herhangi bir düşüncenin sınırları içine sığmayan arayışıydı. Çünkü o, yalnızca cevapları değil, soruları da önemseyen; düşüncenin kuşkuyla, sorgulamayla ve karşıt fikirlerle geliştiğine inanan bir aydındı.

Cemil Meriç’i saygıyla anıyorum.

Işıklar içinde olsun.