İpek Kozasının Kültürel Yolculuğu

İpek Kozasının Kültürel Yolculuğu

İpek, tarih boyunca soyluluğun, bilgeliğin ve zarafetin sembolü olarak kabul edilmiştir. Bunun ardında, ipek böceğinin larvadan kozaya, kozadan ipek ipliğine uzanan olağanüstü yaşam döngüsü yatar. İnsan ile doğa arasındaki ilişkinin, sabır, gözlem ve yoğun emekle biçimlendiği bu süreçte, doğanın sunduğu mucize, insanın bilgeliği ve ustalığıyla kullanılabilir bir değere dönüşür.

Bu süreci kitaplardan okuyarak öğrenmek, elbette insana bilgi kazandırır. Ancak ipek böceği yetiştiricileri, doğanın yasalarını ve ipek böceğiyle aralarındaki o gizemli ilişkiyi deneyimleyerek öğrenirler. Onların bilgeliği, yalnızca okumaktan değil; gözlemlemekten, sabretmekten, denemekten ve üretmekten doğar.

İpek böceği, insanın yaşamını güzelleştirmek, ona konfor ve zarafet sunmak için kozasını örer. Bu uğurda kendi yaşamını da tamamlar. Belki de bu yüzden soyludur. Üstelik ürettiği ipliğin sırrını, insanın merakına rağmen kendine saklar. Belki de bu yüzden bilgedir.

İnsan, ipek ürünlerini kullanırken ipek böceğinin bu iki özelliğinden, yani soyluluğundan ve bilgeliğinden esinlenerek kendi kimliğine anlam yükler. Bu nedenle imparatorlar, krallar, kraliçeler, üst düzey din adamları, toprak sahipleri ve siyasal yöneticiler ipeği yalnızca bir kumaş olarak görmemişlerdir. Onu kimi zaman bir giysi, kimi zaman yaşadıkları mekânın görkemini ve asaletini artıran bir süs unsuru, kimi zaman da toplumsal statülerini ifade eden bir simge olarak kullanmışlardır.

İpek giysi, erkek için ak pak bir geçmişin zenginlikle görünür hâle gelmesi; bilgeliğin erdemle buluştuğu simgesel bir vicdan terazisidir. Kadın içinse saflığı, masumiyeti ve zarafeti tanımlayan bir koruma ziynetidir. Bu nedenle kadın, kendisini ipek giysiyle özdeşleştirir; tenine ve ruhuna ait dokunulmazlığı, ipeğin zarif örtüsüyle ifade eder.

Antik Çağ’da bilge kadınlar, öğretilerini aktarırken bedenlerini örten, tenlerini göstermeyen ipek giysiler tercih ederlerdi. Örneğin MS 4. yüzyılda yaşamış kadın filozof Hypatia’nın, öğrencilerine ders verirken çıplak ayakla dolaştığı ve saf beyaz ipekten yapılmış bir elbise giydiği anlatılır.

Buna karşılık, iyi eğitim almış, Mısır dilinde okuyup yazabilen, birkaç yabancı dil öğrenmiş; erkek egemen bir dünyada imparatorluk yönetmiş, zekâsı, güzelliği ve çekiciliğiyle erkekleri etkilemekten çekinmemiş bir başka kadın vardı: Kleopatra.

Döneminin en güçlü kadınlarından biri olan Kleopatra, bedensel güzelliği, zarafeti ve cazibesiyle dillere destan olmuştu. Her güzel koyda başka bir Antonius’la buluşabilecek kadar özgür bir kadın olarak anılırdı. Onun tercih ettiği incecik ipek giysi, bedeninin güzelliğini gizlemekten çok, onu bütün görkemiyle ortaya koyan bir zarafet anlayışını yansıtıyordu.

Erkekler, ipeğin kullanılmaya başlandığı ilk dönemlerden günümüze kadar, ipek böceğinin gizemli biçimde ürettiği iplikle kadının doğurganlık özelliği arasında simgesel bir ilişki kurmuşlardır. Bu anlayış içinde ipek kuşanmış kadın; saf, temiz, dokunulmamış, işlenmemiş ve üremeye hazır bir varlık olarak algılanmıştır.

Erkeklerin oluşturduğu bu simgesel kuralları, belki de en güçlü biçimde Kleopatra bozmuştur. İhanete uğrayacağını bile bile, güçlü, zeki, kültürlü, güzel ve çekici bir kadına hangi erkek hayır diyebilir?

Bana sormayın lütfen! Yanıt vermeyeceğim. Susma hakkımı kullanıyorum!

Geçmişin mitolojik anlatıları ve toplumsal kabulleri kültürel anlamda eski değerlerini yitirmiş olsa da ipek, günümüzde de kadının saflığını, zarafetini ve onurunu simgeleyen bir bağ olarak varlığını sürdürmektedir.

İPEĞİN İNANÇ KÜLTÜRÜMÜZDEKİ YERİ

İpek kumaş, yalnızca yaşam kültürümüzde değil, inanç dünyamızda da önemli bir yer edinmiştir. Farklı dinlerin geleneklerinde, ibadetlerinde ve simgesel anlatımlarında ipeğe çeşitli anlamlar yüklenmiştir.

Örneğin Musevi erkek kardeşlerimiz, sabah duaları sırasında başlarından bellerine kadar uzanan, üzerinde mavi çizgiler bulunan beyaz bir şal kullanırlar. İbranice Tallit, Sefarad geleneğindeki söyleyişiyle Tallet olarak adlandırılan bu örtü, genellikle beyaz kumaştan yapılır. İpek kumaşa ulaşmanın zor olduğu yerlerde pamuklu kumaştan üretilenleri de kullanılabilir. Bununla birlikte, ipekten yapılmış olanları da tercih edilir.

Sabah duası, yeni ve temiz bir günün başlangıcına eşlik eder. Tallet üzerindeki mavi çizgilerle ilgili olarak aktarılan geleneksel açıklamalardan biri de günün ağarmasıyla ilgilidir. Bu anlatıma göre kişi, bulunduğu ortam karanlık olsa bile mavi çizgileri seçebilecek kadar gün ışığı oluştuğunda sabah duasına başlayabilir.

Hristiyanlık inanç kültüründe ise Hz. Meryem, yoksul bir yaşam sürmüş olmasına rağmen ikonografide çoğu zaman görkemli giysiler içinde betimlenir. Bu tasvirlerde ipek, onun saflığını, temizliğini ve Tanrı'nın inayetiyle anne oluşunu onurlandıran bir sembol olarak kullanılır. Böylece Tanrı'nın annesi olarak kabul edilen Meryem'in kutsallığı, dönemin en değerli kumaşlarından biri olan ipekle ifade edilir. Çünkü o çağlarda ipek; saflığın, bilgeliğin ve asaletin simgesidir.

İslam inanç kültüründe ise erkeklerin ipek giysi ve süs eşyası kullanmasına ilişkin dinî sınırlamalar bulunmaktadır. İpekten yapılmış takke kullanımı da bazı dinî yorumlarda mekruh kabul edilir. Buna karşılık, bir bölümü ipekten dokunmuş seccade üzerinde namaz kılınmasında sakınca görülmez. Erkekler için yasaklanan ipek giysinin kadınlar tarafından, bedenlerini örtecek biçimde ve başkalarına gösteriş yapma amacı taşımadan kullanılması ise caiz kabul edilir.

İpeğin kullanımı konusunda çok sayıda hadis ve dinî yorum bulunmaktadır. Ancak burada amacım, hadisleri ayrıntılı biçimde ele almak değil; ipeğin farklı inanç kültürlerinde nasıl yer bulduğunu ve gündelik yaşamın hangi alışkanlıklarına eşlik ettiğini hatırlatmaktır.

İPEĞİN YAŞAM KÜLTÜRÜMÜZDEKİ YERİ

Benim yaşlarımda olanlar bilir…

Antakya’nın köklü ve varlıklı ailelerinin büyükleri, geçmişte ipekten yapılmış elbiseler ve gömlekler giyerlerdi. Böyle giyinen erkeklere yerel dilde “havaca”, yani beyefendi denirdi.

Ancak beyefendilik, yalnızca maddi varlığı yüksek olanlara verilen bir sıfat değildi. Aynı zamanda eğitimli, kültürlü, sorumluluk sahibi; hak ve hukuku vicdan terazisinde tartarak kullanan insanlar için de söylenirdi. Bir başka ifadeyle, onlar erdemli bir yaşamın ak pak temsilcileriydi.

Bu nedenle üst düzey din adamları da ipek giysiler kullanırlardı. Hatırladığım kadarıyla, Dede Baba inanç kültürüne mensup birçok dinî önder bu tür elbiseler giyer, başlarına da beyaz fötr şapka takarlardı. Bu kimselere “havaca” denmezdi. Onlara, saygıdeğer anlamında “Seyidne” ya da “Şeyhi” diye hitap edilirdi. Bu unvanlar, bir bakıma dinî görevlerine duyulan saygının ifadesiydi.

Antakya, Samandağ ve Harbiye’de yaşayan varlıklı ve toprak sahibi ailelerin büyükleri, nisan ayından ekim ayına kadar uzanan dönemde; resmî ve dinî bayramlarda, düğünlerde, nişanlarda ve özel günlerde özellikle yöre ipeğinden dokunmuş giysiler giyerlerdi.

Bunun toplumsal kültürümüzdeki anlamı oldukça derindi:

“Coşkunuzu, ak pak geçmişim ve bütün varlığımla paylaşıyorum.”

1975 yılından sonra Antakya’ya yerleşen Amik Ovası’nın toprak sahibi aileleri de yerel kültürün bu anlam dünyasına uyum sağlamak amacıyla yöre ipeğinden yapılmış beyaz giysiler giymeye başladılar. Ancak fötr şapka taktıklarını hatırlamıyorum. Belki takanlar da olmuştur!

Kısacası, ipek böceğinin binbir zahmetle ürettiği ipliği, insan emeğiyle kumaşa dönüştüren üretim süreci, zamanla başka bir insanın üzerinde görkemin, zarafetin ve toplumsal gücün simgesine dönüşmüştür.

Bu giysinin yerel kültürdeki ayrıcalıklı konumu, merhum Turgut Özal’ın serbest piyasa ekonomisine dayalı politikalarının uygulandığı döneme kadar sürdü. Sonrasında, varlıklı ve yoksul kesimler arasında, “orta direk” olarak tanımladığımız yeni bir ekonomik sınıf belirginleşti. Bu kesim, ekonomik ve toplumsal konumundaki yükselişin bir simgesi olarak yöre ipeğinden giysiler kullanmaya başladı.

Bu arada ben de ipek giymeye başladım!

O yıllarda hem ANAP’ın kurucuları arasında yer alıyor hem de Antakya Belediye Meclis Üyeliği görevini yürütüyordum. Merhum Turgut Özal’a gerçekleştirdiğimiz ilk ziyarette, kendisine ve eşine yöre ipeğinden dokunmuş kumaşlar armağan ettik. Her ikisi de bu kumaşları diktirerek giysi hâline getirdi ve kullanmaya başladı.

Bu giysileri çeşitli toplantılarda ve ziyaretlerde üzerlerinde görünce, o dönemlerde Harbiye ya da Samandağ ipeği olarak bilinen yöre kumaşımızın ünü de giderek arttı.

O yıllarda, Sayın Semra Özal’ın başkanlığını yaptığı ve “Papatyalar” grubu olarak da bilinen bir vakıf vardı. ANAP’a yakın iş insanlarının eşleri tarafından kurulan bu vakfın üyeleri, Semra Hanım’ın üzerinde yöre ipeğinden yapılmış giysileri görünce aynı kumaşı kullanmaya özendiler. Kısa süre içinde bu giysiler bir moda hâline geldi. Talep arttı; böylece yöre ipeğimiz daha geniş çevrelerce tanınmaya başladı.

Ardından ülkemizin yeni zenginleri ve sosyetesi, ak pak geçmişi ve zarafeti temsil ettiğine inandıkları bu kumaştan giysiler giymeye başladılar. Hatta ilgi öylesine büyüdü ki evlerinin perdelerini bile yöre ipeğinden yaptıranlar oldu.

Giderek daha fazla ilgi gören ipek kumaşımız, Vakko, Beymen ve benzeri ünlü mağazaların vitrinlerinde yer almaya başladı. Ardından moda tasarımcıları da yöre ipeğine ilgi gösterdi.

Medeniyetler Korosu’nun kuruluş sürecinde, moda tasarımcısı Sayın Bahar Korcan, yöre ipeğini araştırmak ve tasarımlarında kullanmak üzere Antakya’ya geldi. Kendisiyle kısa bir Antakya Arkeoloji Müzesi, Harbiye ve Samandağ gezisi yaptık. Antik Çağ’da ve günümüzde yöre ipeğinin kimler tarafından, nasıl ve hangi amaçlarla kullanıldığı üzerine sohbet ettik; karşılıklı görüş alışverişinde bulunduk.

Gezimizin sonunda bana dönerek, Anadolu’daki “yaşam kültürü hazinesini” bulduğunu söyledi.

Bu söz, yöre ipeğimiz için yeni bir tanıtım yolculuğunun da başlangıcı oldu.

Akşam, Bahar Hanım’ı Medeniyetler Korosu’nun çalışmalarına davet ettim. Koromuzun çalışmalarını izledi. Bir süre sonra koro üyelerinin giysilerinin neden siyah saten kumaştan yapıldığını sordu.

O sırada koro şefimiz, sevgili hocam Şeyda Akgöl Giray ile birbirimize baktık. Bir süre ne yanıt vereceğimizi bilemedik. Sonunda,

“Siyah, resmî bir kıyafet rengidir. Biz de bu nedenle tercih ettik,” dedik.

Bahar Hanım, hiç beklemediğimiz bir karşılık verdi:

“Yahu, sizin koronuz cenaze marşı okumuyor; ilahiler söylüyor! İlahi söyleyen bir insan, Tanrı'nın huzuruna bedensel ve ruhsal arınmışlık içinde, yani ak pak geçmişiyle çıkmaz mı?”

Şeyda Hocam ile ben, onun bu sözlerini onaylarcasına başımızı öne eğerek aynı anda,

“Evet,” dedik.

Ardından hemen söze girdim:

“Tamam Bahar Hanım, bundan sonraki giysilerimizi beyaz satenden seçeriz.”

Bu kez Bahar Hanım şaşkın gözlerle bize baktı.

“Yörenizin insanının alın teriyle, emeğiyle dokunmuş muhteşem bir ipek kumaşınız var. Neden onu kullanmıyorsunuz?” diye sordu.

Hemen karşılık verdim:

“İyi de Bahar Hanım, ne kumaşı alacak paramız var ne de diktirecek!”

Bu sözüm üzerine yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi ve şöyle dedi:

“Merak etmeyin Jozef Bey. İpek kumaşı ben satın alacağım, tasarlayacağım, diktireceğim ve sizlere göndereceğim. Yaşadığınız bu kent, sahip olduğu binlerce yıllık kültürel birikimi kuşaktan kuşağa aktararak bütün insanlıkla paylaşıyor. Bu nedenle bunu fazlasıyla hak ediyor. İzin verirseniz, ben de bu görevimi yerine getireyim.”

Bu güzel öneriyi büyük bir mutluluk ve coşkuyla kabul ettik.

Aradan henüz on beş gün geçmişti ki giysilerimiz dikilmiş, hazır hâlde bize ulaştırıldı. Artık Medeniyetler Koromuzun yöre ipeğinden yapılmış giysileri vardı.

Bu kıyafetleri giyen koro üyeleri, sevinçle,

“Melekliğe terfi ettik!”

dediler.

Aslında Bahar Korcan Hanım’ın bu incelikli girişimiyle yalnızca ipek kumaşımız kanatlanmamış, bizler de onunla birlikte kanatlanmıştık.

Binlerce teşekkürler, Bahar Korcan…

Yöremizde ipek kozasının bin beş yüz yıllık kesintisiz ve engelsiz yolculuğu hâlâ devam ediyor.

Bu yolculukta, ipek böceğinin yetiştirilmesinden kozanın işlenmesine, ipliğin elde edilmesinden kumaşın dokunmasına kadar emeği bulunan herkese selam olsun. Üreticisinden dokuma ustasına, alın terini bu kültürel mirasa katan herkese şan olsun.

Çünkü ipek, yalnızca bir kumaş değildir. O; doğanın sabrının, insanın emeğinin, kültürün belleğinin ve kuşaklar boyunca aktarılan bilgeliğin dokunmuş hâlidir.

Saygılarımla

Koza Yolculuğu 11
Koza Yolculuğu 11
Koza Yolculuğu 12
Koza Yolculuğu 12
Koza Yolculuğu 13
Koza Yolculuğu 13
Koza Yolculuğu 14
Koza Yolculuğu 14
Koza Yolculuğu 15
Koza Yolculuğu 15
Koza Yolculuğu 16
Koza Yolculuğu 16