Eski Dostlar Eskimeyen Dostluklar

Eski Dostlar Eskimeyen Dostluklar

Benim yaşımdakiler bilir… Ellili ve altmışlı yıllarda yaşam kültürümüz; saygı, sevgi ve toplumun ortak ahlak anlayışı üzerine kuruluydu. İnsan ilişkilerinin samimiyetle biçimlendiği, huzurun ve mutluluğun gündelik hayatın doğal bir parçası olduğu yıllardı.

Değerli dostlar,

Benim yaşımdakiler bilir… Ellili ve altmışlı yıllarda yaşam kültürümüz; saygı, sevgi ve toplumun ortak ahlak anlayışı üzerine kuruluydu. İnsan ilişkilerinin samimiyetle biçimlendiği, huzurun ve mutluluğun gündelik hayatın doğal bir parçası olduğu yıllardı.

Mahallemizin güvenliğini, hepimizin saygı duyduğu bekçimiz sağlardı.

Şimdiki gibi üç dört kilitle korunan kapılarımız yoktu. Evlerimizin kapıları, sevgi dolu komşularımıza ve misafirlerimize her zaman ardına kadar açıktı.

Bugünkü gibi birbirine benzeyen, kutu gibi binalarda oturmazdık. Küçücük de olsa her evin bir iç avlusu vardı. O avlularda rengârenk çiçekler yetişirdi. Lavanta, sardunya, ıtır, kolonya çiçeği… Güzel kokularıyla çevreye yayılan bu çiçekler, evlerimizi adeta cennete dönüştürürdü.

Bazı evlerin avlularında fıskiyeli küçük havuzlar, yani bürkeler bulunurdu. Üzerlerine gölge salan, yaz boyunca serinlik veren ve meyvesinden yararlandığımız asmalarımız vardı.

Yaşamımızın büyük bölümü bu avlularda geçerdi. O yıllarda bugünkü gibi ünlü markaların ayakkabıları, terlikleri yoktu. Çoğu zaman çıplak ayaklarımızla toprağa basar, doğaya dokunarak yaşardık.

Ne bugünkü anlamda marketlerimiz ne de alışveriş merkezlerimiz vardı. Hele kredi kartı denilen bir alışveriş alışkanlığı henüz hayatımıza girmemişti. Bunun yerine, güvenle alışveriş yaptığımız mahalle bakkalımız vardı. Borçlarımızı yazdırır, ödemeyi de ailenin imkânlarına göre yapardık. Ailenin geçiminden sorumlu büyüğü, eline para geçtikçe bakkal borcunu öderdi. Ne katı ödeme takvimleri ne de bugünkü gibi hesap kitap telaşı vardı. Güven, her şeyin önündeydi.

Berberimize olan ödemelerimizi bile mevsimlik ya da yıllık yapardık.

Mutfak eşyalarımızın hemen hepsi bakırdan yapılmıştı. Yılda bir kez kalaycıya götürür, kaplarımızı kalaylatırdık.

Varlıklı ailelerin evlerinde, pikap dediğimiz plak çalarlar bulunurdu. Mahallenin ya da ailenin ortak sevinçlerinde, pikabın siyah plaklarından Zeki Müren’in, Müzeyyen Senar’ın ve Hamiyet Yüceses’in ipeksi sesleri yükselirdi.

Nişan, düğün ve benzeri sevinçli günlerimizde pikabı olan aileler, hiçbir karşılık beklemeden komşularına ve aile dostlarına ödünç verir, onların mutluluğuna ortak olurlardı.

O günlerin hafızamızda yer eden şarkıları vardı.

Dario Moreno’nun aşkın kapısını aralayan,
“Deniz ve mehtap sordular seni…” şarkısı…

Zeki Müren’in yarım kalmış aşklara umut veren,
“Seni ben ellerin olsun diye mi sevdim?” ve
“Elbet bir gün buluşacağız…” şarkıları…

Müzeyyen Senar’ın hüzünlü yorumuyla bitimsiz aşkları dile getiren,
“Sevmekten Kim Usanır?” şarkısı…

O yıllarda toplumun benimsediği değerler ve ahlaki ölçüler nedeniyle çoğu zaman içimize attığımız, dile getiremediğimiz, gizli tuttuğumuz aşklarımızı bile bu plakların siyah yüzeylerinden yükselen şarkılar dile getirirdi. Her ezgide biraz özlem, biraz umut, biraz da söylenememiş sözler vardı.

O zamanlar lokanta kültürümüz bugünkü kadar gelişmemişti. Ailece ya da komşularımızla birlikte, çoğunlukla su kaynaklarının bulunduğu veya deniz kıyısındaki piknik alanlarında bir araya gelir, neşeli ve unutulmaz günler geçirirdik.

Çoğumuzun arabası yoktu. Minibüsler vardı ama sayıları oldukça azdı. Bu nedenle pikniklere çoğu zaman mahallemizde nakliye işi yapan komşularımızın kamyonlarının kasasına binerek giderdik. Yolculuğun kendisi bile başlı başına bir eğlenceydi.

Erkekler bugünkü gibi eşofman giymezdi. Sümerbank’ın ürettiği çizgili pazen kumaşlardan dikilmiş pijamaların altını giyer, üstlerine gömlek ya da fanila geçirirlerdi. Kadınlar ise ayak bileklerine kadar uzanan entariler giyerdi. Kırsal yaşam kültürünü sürdüren kadınların tercihiyse çiçekli desenlerle süslenmiş şalvarlardı.

Pikniklerin neşesini artırmak için yanımıza dümbelek, zilli tef ve kolay taşınabilen benzeri müzik aletleri alırdık. Hep birlikte söylediğimiz türküler arasında en popüler olanlardan biri de “Hanım Arabaya Binmiş”ti.

Genellikle zanaatkâr kesiminin benimsediği bu türkü, kadınlara duyulan saygı ve sevgiyle yoğrulmuş bir aşkı dile getirir; söylenirken de ortak mutluluğumuza eşlik ederdi.

Ancak pikniklerimiz yalnızca kahkaha ve neşeden ibaret değildi. Bazen sonsuzluğa uğurladığımız, bazen de bir daha bir araya gelme umudunu yitirdiğimiz sevdiklerimizi hatırladığımız anlar olurdu.

İşte o anlarda, onları anmak ve hatıralarını yaşatmak için hep birlikte, tek yürek hâlinde “Eski Dostlar” şarkısını söylerdik:

Unutulmuş birer birer,
Eski dostlar, eski dostlar…
Ne bir selam ne bir haber,
Eski dostlar, eski dostlar…

Hayal meyal düşler gibi,
Uçup giden kuşlar gibi,
Yosun tutan taşlar gibi,
Eski dostlar, eski dostlar…

Eski dostlarımız artık çoğunlukla fotoğraflarda, belleğimizde ve yüreğimizde kalan anılara dönüştü. O güzel günlerin birçoğu geride kaldı. Deprem ise yalnızca evlerimizi, sokaklarımızı ve mekânlarımızı değil, o anıların yaşandığı dünyayı da bizden aldı. Sanki dostlarımızı bir kez daha gönlümüzden koparıp götürdü.

Oysa dostluk, zamanla eskimeyen; araya yıllar, yollar, hatta ayrılıklar girse bile yürekte yaşamaya devam eden en kıymetli bağlardan biridir.

Unutamadığımız eski dostlarımızı ve eskimeyen dostluklarımızı sevgi, saygı ve özlemle anıyorum.

Jozef Naseh
Arkeolog

Küçük editoryal not: “Bürke” sözcüğünü yöresel kullanımını koruyarak bıraktım. “Eski Dostlar” bölümünde ise tekrar eden kıtayı çıkardım; böylece şarkının metindeki duygusal etkisini korurken anlatının akışını güçlendirdim. Şarkı sözlerinin yayımlanacak metinde tam olarak kullanılacaksa, özgün sözlerle karşılaştırılması da iyi olur.

eski antakya evleri
eski antakya evleri
kuseyri havuzlu ev
kuseyri havuzlu ev
0001842023001-2
0001842023001-2
antakya24
antakya24
piknik ve kamyon
piknik ve kamyon