Amuk Gölü'nün verdiği Bereket: pamuk
Amuk, Amik, Amgk… Hangi dilde ve hangi söyleyiş biçimiyle ifade ederseniz edin, bu sözcüklerin aynı coğrafi, ekolojik ve kültürel yapıyı tanımladığına ilişkin farklı görüşler bulunmaktadır.
“Amgk” sözcüğünün Arapçadaki “gamik” kelimesinden türediği ve halk dilinde Türkçeye geçerek suyun derinliğini ifade ettiği ileri sürülür. “Amik” sözcüğü ise genellikle Amuk Ovası'nın dışında yaşayan, Amuk ekolojik sisteminin bereketinden yararlanan ve bu sistemin kültürel yapısıyla ilişki kuranlar tarafından kullanılır.
“Amuk” sözcüğü ise daha çok kültür, doğa ve insan arasındaki ilişkiyi ekolojik ve tarihsel açıdan inceleyen araştırmacılar, bilim insanları ve bu kültürü oluşturan yerel halk tarafından tercih edilir.
Bu konudaki araştırmalarım bilimsel bir çalışma niteliği taşımasa da ben de yazılarımda “Amuk” sözcüğünü kullanmayı tercih ediyorum. Çünkü yakın geçmişe kadar ovanın bereketinin simgesi olan “PAMUK” sözcüğünün içinde “AMUK” adını gizleyen bir çağrışım buluyorum. Bu çağrışım bana, binlerce yıllık göl bereketini ve onun etrafında şekillenen yaşam kültürünü hatırlatıyor.
Peki, bu “P” harfi de nereden çıktı, dersiniz?
Bu konuda pek çok görüş var. Ancak ben, kendimce en yakın bulduğum yorumu sizlerle paylaşmak istiyorum.
Yöremizde, tarihsel ve kültürel etkileşimlerin mirası olarak Farsça, Arapça ve Türkçenin iç içe geçtiği zengin bir dil kullanılır. Bunlara antik kültürlerden aktarılarak günümüze ulaşan sözcükleri ve söyleyiş biçimlerini de eklediğimizde, son derece zengin bir ortak dil dünyasıyla karşılaşırız.
“P” harfi, Osmanlı alfabesinde üçüncü, günümüz Türk alfabesinde ise yirminci sıradadır. Ebced hesabında bu harfe iki sayısının karşılığı verildiği yönünde bir yorum da bulunmaktadır. İki sayısı, felsefi ve simgesel yorumlarda dişil olanla; dolayısıyla bereket ve çoğalma düşüncesiyle ilişkilendirilebilir.
Benim yorumuma göre “P” harfi, “Amuk” sözcüğünün önüne geldiğinde “Pamuk” olur. Böylece bu sözcük, benim için “bereketli Amuk” anlamını kazanır.
Kısacası, Pamuk; Amuk Gölü'nün verdiği berekettir.
Öyle mi acaba? Gelin, birlikte bakalım…
Pamuğun ana vatanının Hindistan olduğu kabul edilir. Miladi yıllarda Orta Asya'ya ve Doğu İran çevresine yayılan pamuk, zamanla Akdeniz iklimiyle de buluşmuştur.
Hintçede pamuğa “Kapaas”, Özbekçede “Paxta”, Batı dillerinde “Cotton”, Arapçada ise “Kıtn” denir.
Oysa ovada Arapça konuşan halk arasında pamuk için “Bamuk”, “Bamık” gibi söyleyişlere rastlanır. Bunun nedeni olarak Arapçada “P” sesinin bulunmaması ve bu sesin yerine “B” sesinin kullanılabilmesi gösterilir. Türkçedeki “Paşa” sözcüğünün Arapça söyleyişte “Başa” biçimine dönüşmesi de buna örnek olarak verilebilir.
Neyse, konumuz dil bilimi değil.
Konumuz, Amuk Gölü'nün ekolojik varlığının Amuk Ovası'nda oluşturduğu yaşam kültürü ve bu kültürün insanlığın gelişim sürecine kazandırdığı birikimlerdir.
AMUK OVASI VE GÖLÜ NERESİDİR?
Amuk Ovası, ekolojik açıdan Doğu Akdeniz'de, Amanos Dağları ile Suriye Platosu arasında uzanan; güneyde Habib-i Neccar Dağı ve Kuseyr Platosu ile çevrelenen geniş bir havzadır.
Bu coğrafyanın merkezinde, yaklaşık 6.600 kilometrekarelik bir beslenme alanına sahip olduğu belirtilen Amuk Gölü bulunuyordu. Göl; Afrin, Karsu, Muratpaşa, Topboğazı, Bakras, Bekirli, Karaali, Bedirge, Harim ve Sarısu gibi akarsularla beslenmekteydi. Biriken fazla sular ise Küçük Asi Çayı aracılığıyla Asi Nehri'ne aktarılmaktaydı.
Amuk Gölü, Anofel türü sivrisineklerin taşıdığı sıtma hastalığıyla mücadele etmek, Amuk Ovası'ndaki tarım arazilerini taşkınlardan korumak ve yeni tarım alanları kazanmak amacıyla 1950'li yıllardan itibaren kurutulmaya başlandı. Bu çalışmalar 1975 yılında tamamlandı.
AMUK GÖLÜ İLE GELEN YAŞAM KÜLTÜRÜ
Amuk Ovası, dünyanın önemli sulak alanlarından biriydi. Bu özelliğiyle doğa ve insan ilişkisinin çok eski dönemlere uzanan izlerini taşıyan coğrafyalardan biridir.
Bilimsel değerlendirmelere göre insanın bu bölgedeki varlığı ve doğayla kurduğu ilişkinin geçmişi Paleolitik Çağ'a kadar uzanmaktadır. Ancak Amuk Ovası'nda yaşamın tam olarak nerede ve ne zaman başladığı konusunda henüz yeterli bilgiye sahip değiliz.
Arkeolojik kazılardan elde edilen bulguların yanı sıra, gölün kurutulduğu 1975 yılına kadar yazılı ve sözlü aktarımlarla günümüze ulaşan bilgiler de binlerce yıllık bir yaşam kültürünün izlerini taşımaktadır.
Bizler bu kültüre “Amuklu Kültür” diyoruz.
Gelin, bu kültürün gelişim sürecini birlikte izleyelim…
Bölgedeki ilk yerleşim izlerine Neolitik Çağ'da, yaklaşık MÖ 8000-5500 yılları arasında rastlıyoruz. İlk yerleşim alanlarının sulak alanların taşkın düzenine göre şekillendiği görülmektedir. Bu nedenle yerleşimler çoğunlukla höyükler biçiminde gelişmiştir. Reyhanlı'nın sınır bölgesine yakın yol güzergâhında bulunan Tel El Cüdeyde Höyüğü de bu yerleşim alanlarından biridir. Buradaki yaşamın küçük köy toplulukları hâlinde sürdüğü anlaşılmaktadır.
Kalkolitik Çağ'da, yaklaşık MÖ 5500-3000 yılları arasında ise çok sayıda höyükte birbirinden bağımsız ve yaygın yerleşim izlerine rastlanmıştır.
Tunç Çağı'nda, yaklaşık MÖ 3000-1000 yılları arasında, bölgede beylikler biçiminde örgütlenmiş bir yaşam düzeni bulunuyordu. Amuk Gölü ve yakın çevresindeki yerleşim alanları, merkezi Alalah (Acçana) olan siyasi yapıyla ilişkiliydi.
Bu beyliğe bağlı yerleşim alanlarının, yani höyüklerin ve çevrelerinin, iç işlerinde bağımsız; dış ilişkilerinde ise Yamhad Krallığı'na bağlı oldukları belirtilmektedir.
Daha sonra Hitit egemenliğine giren Acçana Beyliği, MÖ 13. yüzyılda Hitit Devleti'nin zayıflamasıyla birlikte bölgedeki diğer beyliklerle birleşerek merkezi Kanula (Reyhanlı yakınlarındaki Çatal Höyük) olan Hattena Krallığı'na bağlanmıştır. (Tekin, 2002: 9)
Bu tarihten sonra Amuk Gölü ve çevresindeki yaşamın, insan ile doğa arasındaki uyum çerçevesinde, büyük değişiklikler olmaksızın 1950'li yıllara kadar sürdüğü söylenebilir.
Ne olduysa bu tarihten sonra oldu!
Amuk Ovası, 1950'li yıllarda pamuğun bereketiyle tanıştı. Pamuk ekimi için daha geniş tarım alanları açmak amacıyla önce göl çevresindeki bataklıklar kurutuldu. Ancak bu yeterli görülmedi; zamanla gölün kendisi de kurutulmaya başlandı.
Kurutma çalışmaları sırasında göl sularının tahliye edilebilmesi için Asi Nehri'nin yatağı göl seviyesinden daha aşağıya indirildi. Bu müdahaleler sırasında tarihî Roma köprüsünün taşıyıcı ayakları açıkta kaldı. Köprü taşıyıcı güvenliğini kaybedince yıkılmak zorunda kaldı.
Durun, daha bitmedi!
Göl suları tahliye edilince ovadaki pamuk da susuz kaldı. Pamuğun su ihtiyacını karşılayabilmek için yer altı kuyuları açılmaya başlandı. Bazı bölgelerde 200-250 metre derinliğe kadar inildi.
Ancak yer altı suları da zamanla azaldı. Susuz kalan pamuk üretimi geriledi ve bir dönem ovanın bereketinin simgesi olan pamuk, eski önemini kaybetti.
Böylece binlerce yıllık insan-doğa ilişkisi, onun oluşturduğu bereket ve yaşam kültürü, insanın doğa yasalarını yeterince kavrayamamasının sonucunda tek yönlü bir müdahaleyle bozuldu.
Peki, insan aklı bu ekolojik dengeyi yeniden oluşturabilir mi?
Biraz zor!
Çünkü doğanın kendi yasaları var. İnsanoğlu, bu yasaları yeterince kavramadan ve doğayla uyum içinde hareket etmeden böyle bir dengeyi yeniden kuramaz. Üstelik bu süreç binlerce yıl alabilir.
Amuk'un ekolojik sistemi bir gün yeniden oluşsa bile, bu yaşam kültürünü oluşturan toplulukların ve onların kuşaklar boyunca aktardığı geleneklerin kaybolmuş olması, eski yaşam biçiminin yeniden kurulmasını neredeyse olanaksız kılmaktadır.
Amuk Ovası, henüz adlarını bilmediğimiz topluluklardan tarih sahnesinde iz bırakmış uygarlıklara kadar pek çok farklı insan topluluğuna ev sahipliği yaptı. Farklı inanç ve kültürler, bu topraklarda birbirlerinin izleri üzerine yeni yaşam biçimleri inşa etti. Böylece yeryüzünde benzerine az rastlanır, eşsiz bir kültürel miras ortaya çıktı.
Biz bu mirası hovardaca harcadık.
Buna rağmen, bu topraklar hâlâ insanlığın gelişim sürecine önemli katkılar sunmaya devam ediyor.
Bir düşünün, ne kadar zenginiz…
Saygılarımla,
Jozef Naseh