Demokrasinin Bitimsiz Yolculuğu

Demokrasinin Bitimsiz Yolculuğu

İnsanlığın gelişim sürecinde, farklı tanımlarla ifade edilse de toplum için en yararlı yönetim sisteminin demokrasi olduğu düşüncesi genel kabul görür. Antik Yunancada demos halk, kratos ise güç veya iktidar anlamına gelir. Dolayısıyla demokrasi, halkın yönetimi ya da halk egemenliği olarak tanımlanır.

Ancak bu kavramın tarihsel gelişimi ve günümüzdeki anlamına ulaşması, uzun ve çelişkilerle dolu bir yolculuğun sonucudur.

İlk insan topluluklarının belirgin bir kültürel, siyasal veya ekonomik yaşam düzeni yoktu. Buna bağlı olarak mülkiyet kavramı da henüz gelişmemişti. İnsanlar yerkürenin sunduğu doğal kaynaklardan yararlanarak yaşamlarını sürdürüyorlardı. Doğayla uyumlu bu yaşam biçimini değiştirecek bilgi ve teknolojik olanaklara henüz sahip olmadıkları için, yaşamlarını büyük ölçüde doğanın koşullarına göre şekillendiriyorlardı.

Ancak doğal yaşam düzenini değiştirecek bilgiye ulaştıkça, kendi aralarında yönetim erkinden kaynaklanan ekonomik ve yönetsel sorunlar yaşamaya başladılar. Benlik ve aidiyet kavramları gelişti. Bilgisi ve deneyimiyle öne çıkan kişiler, zamanla liderlik konumuna yükseldi. Bu liderlerin çevresinde, daha az bilgi ve deneyime sahip olanlar farklı yönetsel görevler üstlendiler. Yönetim düzeninin dışında kalanlar ise topluluğun hizmet ve üretim işlerinde çalışmak zorunda kaldılar.

Yönetim düşüncesinin insanlık tarihinde tam olarak ne zaman ortaya çıktığı konusunda kesin bilimsel bilgilere veya belgelere sahip değiliz.

Bununla birlikte, bilim insanlarının ortak değerlendirmelerinden hareketle, insanın topluluklar hâlinde yaşamaya başlamasından günümüze kadar oluşturduğu yönetim sistemlerinin; dil, inanç ve kültür gibi ortak değerler çerçevesinde şekillendiğini söyleyebiliriz.

Yönetim kavramının ortaya çıkmasıyla birlikte, ortak yaşamın kurallarını belirleyen yazılı ve yazılı olmayan, yani ahlaki toplumsal sözleşmelere de gereksinim duyuldu.

İnsanlık tarihinde toplumsal sözleşme niteliği taşıyan ilk yazılı düzenlemeler, Mezopotamya uygarlıklarının öncülerinden Sümerlerin döneminde ortaya çıktı. Bu bağlamda, MÖ 3. binyılda Lagaş kralı Urukagina'nın gerçekleştirdiği düzenlemeler önemli bir yere sahiptir.

Bu düzenlemelerde, toplumsal yaşamı düzenleyen kuralların yanı sıra, çeşitli suçlara ve bu suçlara karşı uygulanacak yaptırımlara da yer verilmiştir.

Daha sonraki dönemlerde Babil Kralı Hammurabi'nin yasaları ortaya çıktı. MÖ 18. yüzyılda düzenlenen ve 282 maddeden oluşan Hammurabi Kanunları'nın temel konuları arasında mülkiyet, ticaret, aile ilişkileri ve suçlara karşı uygulanacak cezalar bulunuyordu. Ancak bu yasalar eşitlikçi bir anlayışla değil, toplumsal sınıflar arasındaki ayrımları gözeten bir düzen içerisinde hazırlanmıştı.

Örneğin özgür insanların işledikleri bazı suçlarda maddi tazminat uygulamaları öne çıkarken, alt sınıflara mensup kişiler için farklı ve daha ağır yaptırımlar söz konusu olabiliyordu. Böylece hukuk, yalnızca toplumsal düzeni sağlayan bir araç değil, aynı zamanda mevcut sınıfsal yapıyı koruyan bir mekanizma olarak da işlev görüyordu.

Mezopotamya uygarlıklarında yönetim genellikle hem inanç hem de siyasal iktidarı elinde bulunduran güçlü hükümdarlar tarafından yürütülüyordu. Bu yönetim biçimini, günümüzün siyasal kavramlarıyla tam olarak örtüşmese de bir tür krallık düzeni olarak tanımlayabiliriz.

Anadolu'da ise bu tür yasal düzenlemelerin yanında, aile ilişkilerini ve toplumsal yaşamı düzenleyen daha kapsamlı hukuki kurallar geliştirildi. Hititler, bu alandaki önemli uygarlıklardan biriydi. Hitit hukukunda aile, mülkiyet, evlilik ve çeşitli toplumsal ilişkileri düzenleyen hükümlere yer verilmişti.

Bu gelişmelerin ardından insanlığın birlikte yaşama biçimini ve toplumsal sözleşme anlayışını önemli ölçüde değiştiren iki büyük gelişme yaşandı.

Bunlardan biri, MÖ 7. yüzyılda Lidyalıların altın ve gümüş karışımından oluşan elektron kullanarak madeni para basmaya başlamasıydı. Diğeri ise Miletos'ta Thales ile başlayan felsefi düşüncenin, doğayı ve yaşamın işleyişini akıl yoluyla sorgulamaya başlamasıydı.

Bu iki gelişme, birlikte yaşamı düzenleyen toplumsal kuralların yeniden sorgulanmasına zemin hazırladı. Ticaretin gelişmesi, ekonomik ilişkilerin çeşitlenmesi ve felsefenin insanı düşünmeye yöneltmesi, mevcut toplumsal sözleşmelerin zaman zaman yeniden düzenlenmesini gerekli kıldı.

MÖ 7. ve 6. yüzyıllarda, şehir devletleri olarak tanımlanan polislerde sınıflar arasındaki sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal çatışmalar sonucunda yönetim boşlukları ortaya çıktı. Bu boşluklardan yararlanmak isteyen bazı güç odakları, mevcut yönetimleri zor kullanarak değiştirdi ve iktidarı ele geçirdi. Bu kişilere tiran, kurdukları yönetim biçimine ise tiranlık denildi.

Kral ile tiran arasında yönetim bakımından bazı benzerlikler bulunsa da iktidarın kaynağı açısından önemli bir fark vardır. Kral, geleneksel anlayışta yetkisini tanrısal bir meşruiyetten veya hanedan geleneğinden alır. Tiran ise çoğunlukla mevcut siyasal düzeni zor kullanarak ele geçirir. Bu nedenle tiranlık yönetimlerinde hukukun ve halkın iradesinin korunması yerine, iktidarın elde tutulması öncelik kazanabilir. Tiran, yasaları çoğu zaman kendi gücünü korumak ve sürdürmek amacıyla kullanır.

Dönemin Atina yönetiminde, belirli koşulları taşıyan özgür erkek yurttaşlar düşüncelerini açıklama ve halk meclisinde oy kullanma hakkına sahipti. Ancak bu haklar toplumun tamamını kapsamıyordu. Kadınlar, köleler ve Atina yurttaşı sayılmayan yabancılar siyasal karar süreçlerinin dışında bırakılmıştı.

Bu yönetim düzeninin temelinde, tarım ve zanaat üretimine dayalı ekonomik yaşamın paylaşım ve pazarlama kurallarını belirleyen aristokrat sınıfın ekonomik ve siyasal egemenliği bulunuyordu. O dönemde eğitim ve öğretim olanakları da büyük ölçüde belirli toplumsal kesimlerin elindeydi. Kadınlar, köleler ve aristokrat sınıfın dışında kalan birçok kişi bu olanaklardan eşit biçimde yararlanamıyordu. Bilgiye erişimdeki bu eşitsizlik, yönetim erkine katılımı da sınırlıyordu.

Ancak aristokrat sınıfın dışında kalanlar zamanla bilgilenmeye, kendi haklarını sorgulamaya ve yönetimde söz sahibi olmaya başladılar. İşte o zaman mevcut düzenin çatışmaları daha görünür hâle geldi. Toplumsal huzursuzluk ve düzensizlik büyüdü. İnsan, insanın kurdu oldu!

Bu nedenle toplum, paylaşımı daha adil biçimde düzenleyecek, yurttaşlar arasındaki anlaşmazlıklara çözüm bulacak, iç ve dış tehlikelere karşı can ve mal güvenliğini sağlayacak yeni bir yönetim sistemi arayışına girdi.

Bu arayışın sonucunda demokrasi düşüncesi gelişmeye başladı. Böylece düzensizlikten düzene geçişi sağlayacak yeni bir toplumsal sözleşmenin ilk adımları atılmış oldu.

SOKRATES VE DEMOKRASİNİN DÜŞÜNSEL TEMELLERİ

Yeni toplumsal sözleşme anlayışı olarak demokrasinin uygulanabilirliği tartışılırken, aristokrat bir aileden gelmeyen Sokrates (MÖ 469-399), düşünceleriyle bu dönemin siyasal ve toplumsal tartışmalarına önemli katkılarda bulundu.

Sokrates, Antik Yunan filozoflarının en önemlilerinden biridir. Felsefenin gelişiminde belirleyici bir yere sahiptir. Özel yaşamı hakkında bilgilerimiz sınırlıdır. Ancak bildiğimiz kadarıyla, kendisi gibi aristokrat olmayan ailelerden gelen gençlerle ve yurttaşlarla bir araya gelerek devlet yönetimi, erdemli yaşam, gelenekler, görenekler ve inançlar üzerine tartışmalar yürütüyordu. Bu düşünsel faaliyetleri karşılığında ücret almaması da onun felsefi yaklaşımının önemli özelliklerinden biriydi.

Sokrates'in bu faaliyetlerinden rahatsız olan bazı çevreler, kendisini şehrin kabul ettiği tanrıları tanımamak ve gençleri yanlış düşüncelere yönlendirmekle suçladılar. Sonunda halk meclisinde yargılanması istendi.

Yargılama sürecinde, Sokrates'in yakın dostlarından Kriton, verilecek kararın ölüm cezasıyla sonuçlanabileceğini düşünerek ona şehirden kaçmasını önerdi.

Ancak Sokrates, kaçması hâlinde kentin yasalarını tanımayan bir yurttaş olarak anılacağını düşünüyordu. Ona göre yasaların varlığı, tek bir insanın yaşamından daha büyük bir anlam taşıyordu. Bu nedenle kaçma önerisini kabul etmedi.

Ardından, kendisini bilen ve vicdanının sesini dinleyen bir insan olarak tarihe geçen savunmasını yaptı.

Atina halk mahkemesinde gerçekleştirilen yargılama sonucunda Sokrates ölüm cezasına mahkûm edildi. Böylece düşüncelerini özgürce ifade eden bir filozof, kendi şehrinin demokratik kurumları tarafından verilen bir kararla yaşamını kaybetti.

İdam edilmeden önce eşi Ksanthippe'nin kendisine, “Sen suçsuzsun, haksız yere idam ediliyorsun” dediği; Sokrates'in ise tarihe geçen şu sözle karşılık verdiği anlatılır:

“Be kadın, suçlu olarak idam edilmemi mi yeğlerdin?”

Bu anlatının tarihsel kaynağı ayrıca değerlendirilmelidir. Ancak Sokrates'in yargılanması ve ölümü, düşünce özgürlüğü ile hukuk, bireysel vicdan ile toplumsal karar arasındaki ilişkinin en çarpıcı örneklerinden biri olarak hafızalarda yer almıştır.

Bu yargılama, toplumsal sözleşme anlayışında iki önemli sorunun yeniden sorgulanmasına neden oldu.

Birincisi, toplumsal bilinçlenmeyi engellemek amacıyla halkın öğrenme ve bilgiye ulaşma hakkının egemen sınıflar tarafından baskı altına alınmasıdır. İkincisi ise inanç özgürlüğünün, yönetsel erkin kabul ettiği doğrularla sınırlandırılmasıdır.

Bu sorgulamaları, günümüz laiklik anlayışıyla bire bir örtüştürmek doğru olmasa da laik düşüncenin temel meseleleriyle ilişkili bir düşünsel arayış olarak değerlendirebiliriz.

Demokrasi, bu süreçten sonra da sürekli sorgulanmaya devam etti. Laiklik düşüncesi ise yaklaşık iki bin yıl sonra, özellikle Fransız Devrimi'yle birlikte siyasal düzenin temel tartışma konularından biri hâline geldi. Böylece insan hakları, inanç özgürlüğü ve devlet yönetiminin sınırları konusundaki tartışmalar yeni bir boyut kazandı.

Sokrates'in düşüncelerinden etkilenen ve söylem ve eserleriyle siyasal felsefenin gelişimine katkı sağlayan iki büyük filozof da Platon ve Aristoteles'tir.

Sokrates, “Kendini bil!” düşüncesiyle insanı kendi vicdanını ve davranışlarını sorgulamaya çağırdı. İnsanlığın uzlaşı içerisinde yaşayabilmesi için erdemin önemini vurguladı. Ancak kendisi hiçbir yazılı eser bırakmadı. Onun düşüncelerini büyük ölçüde öğrencilerinin aktarımlarından öğreniyoruz.

Platon (Eflatun), hocası Sokrates'in düşüncelerini eserlerinde ele aldı. Devlet adlı eserinde adaletin, yönetimin ve toplum düzeninin nasıl olması gerektiğini sorguladı. İdeal devletin hangi ilkeler üzerine kurulabileceğini tartıştı.

Aristoteles ise Politika adlı eserinde devletin yapısını, yönetim biçimlerini ve demokrasiyle ilişkisini inceledi. Gözlem ve karşılaştırmaya dayalı yaklaşımıyla siyasal düşüncenin gelişmesine önemli katkılar sağladı.

Sokrates'e atfedilen, “Saygın bir yönetici, ortayı bulmayı bilmeli ve her iki taraftaki aşırılıktan olabildiğince kaçınmalıdır” sözü, dengeli yönetim anlayışının önemini vurgular.

Platon'un düşüncesinde ise adalet, ideal devletin temelidir. Toplumun düzeni, bireylerin ve yöneticilerin adalet anlayışıyla doğrudan ilişkilidir.

Aristoteles'e atfedilen, “Zayıflar her zaman adalet ve eşitlik isterler, güçlüler ise bunların hiçbirini vermek istemezler” sözü de siyasal güç ile adalet arasındaki gerilimi anlatan bir düşünce olarak aktarılır.

Aristoteles, iyi bir yönetim düzeninin oluşmasında toplumun ekonomik ve sosyal yapısının önemini vurgular. Özellikle aşırı zenginlik ile aşırı yoksulluk arasındaki uçurumun siyasal istikrarı tehdit ettiğini düşünür. Ona göre güçlü bir orta sınıf, dengeli ve istikrarlı bir yönetimin temel dayanaklarından biridir.

Aristoteles'in farklı şehir devletlerinin yönetim biçimlerini incelediği ve çok sayıda anayasal düzenlemeyi karşılaştırdığı bilinmektedir. Bu incelemeler sonucunda, toplumun yalnızca çok zenginler ve çok yoksullar arasında bölünmesinin sağlıklı bir yönetim düzeni oluşturamayacağı düşüncesine ulaşmıştır.

Bu görüşün günümüzde de geçerliliğini koruduğunu söyleyebiliriz. Muhtemeldir ki rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal da Aristoteles'in bu düşüncesine benzer bir anlayıştan hareketle “Orta direk” kavramını siyasal hedeflerinden biri hâline getirmiştir. Orta direği koruyabildi mi? Bu, başka bir makalenin konusu.

Sokrates, Platon ve Aristoteles, yaklaşık 2.500 yıl önce demokrasi, adalet, laiklik, insan hakları ve özgürlükler gibi bugün de tartıştığımız konular üzerine düşünmüşlerdi. Kimi insanın kendisini tanımasını, kimi vicdanı ve adaleti, kimi de bütün bunların toplumsal yönetim içerisinde nasıl uygulanabileceğini sorgulamıştı.

İnsanlığı, yine insanın yarattığı sorunlardan kurtarmaya çalışıyorlardı.

DEMOKRASİDEN İMPARATORLUKLARA: YENİ DÜŞÜNCE AKIMLARI

Demokrasinin işleyişi ve yönetim sisteminin sınırları sorgulanırken önemli bir tarihsel gelişme daha yaşandı.

Makedonyalı Büyük İskender (MÖ 336-323), batıda Yunan dünyasından başlayarak doğuda Hindistan'a kadar uzanan geniş bir coğrafyayı fethetti. Bu fetihler sonucunda Helenistik dönem başladı. Doğu ve Batı kültürleri, inanç sistemleri ve düşünce gelenekleri birbirleriyle etkileşime girdi. Farklı dillerdeki eserler çevrildi, düşünceler yeni coğrafyalara taşındı. Yunanca, geniş bir coğrafyada ortak kültür ve iletişim dili olarak öne çıktı. Böylece çok dilli ve çok kültürlü bir dünyanın kapıları aralandı.

Bu gelişmeler yaşanırken yeni felsefi akımlar da ortaya çıktı. Doğa yasalarını, aklı ve erdemi önceleyen; insanın nasıl yaşaması gerektiğini sorgulayan düşünce okulları kuruldu.

Bunlardan biri, Kıbrıslı Zenon'un (MÖ 334-262) öncülüğünde gelişen Stoa felsefesiydi.

Stoa felsefesinin temel amaçlarından biri, insanın erdemli bir yaşam aracılığıyla mutluluğa ulaşmasıydı. Bunun için insanın doğayla ve evrensel akılla uyumlu yaşaması gerektiği savunuluyordu. Yalnızca dışarıdan konulan yasalara uymak değil, insanın kendi vicdanı ve ahlaki sorumluluğuyla hareket etmesi de önem taşıyordu.

Bu karmaşık düşünce sistemini, Roma dünyasında Stoacı felsefenin önemli temsilcilerinden biri olan İmparator Marcus Aurelius'un (MS 161-180) yaşamından hareketle anlatmaya çalışalım.

Marcus Aurelius'un halkın yaşamını gözlemlediği ve sorunlarıyla ilgilendiği anlatılır. İmparatorun kent gezileri sırasında, kendisine eşlik eden Stoacı öğrencilerinden birini yanına aldığına ilişkin bir öykü de aktarılır.

Bu anlatıya göre bir gün imparator, yine halkın arasına çıkar. Kendisini tanrısal bir makama yükselten coşkulu övgülerle karşılaşır. Bunun üzerine, yanında yürüyen öğrencisi ona yaklaşarak kulağına şu sözü fısıldar:

“UNUTMA! SEN BİR İNSANSIN!”

Bu anlatının tarihsel doğruluğu ayrıca araştırılmalıdır. Ancak verdiği mesaj son derece anlamlıdır: İnsan, hangi makama ve güce sahip olursa olsun, kendi insanlığını unutmamalıdır.

İşte bu düşünce, siyasal iktidarın sınırları, insanın değeri ve yöneticinin sorumluluğu üzerine yapılan tartışmalar bakımından önemlidir. İnsan hak ve özgürlüklerine giden düşünsel yolculukta, insanın gücünü ve iktidarını sınırlayan ahlaki ilkelerin de yeri vardır.

MAGNA CARTA'DAN FRANSIZ DEVRİMİ'NE

Bu gelişmelerden yaklaşık bin yıl sonra, yeni bir toplumsal sözleşme ortaya çıktı.

1215 yılında İngiltere Kralı John tarafından kabul edilen Magna Carta, kralın yetkilerini sınırlandıran önemli bir belgeydi. Bu belgeyle kralın da hukuka bağlı olması gerektiği düşüncesi güç kazandı. Her ne kadar başlangıçta bütün halka eşit haklar tanımasa da yönetim gücünün sınırsız olamayacağını ortaya koyması bakımından tarihsel bir dönüm noktası oldu.

Magna Carta'nın önemli hükümlerinden biri, özgür kişilerin hukuka uygun bir yargılama yapılmadan özgürlüklerinden ve mülkiyetlerinden yoksun bırakılamayacağını öngörüyordu.

Bu gelişme, Batı dünyasında daha sonraki yüzyıllarda yaşanacak Rönesans ve Reform hareketleriyle birlikte yeni bir düşünsel dönemin kapısını araladı. Rönesans, insanın ve bilginin yeniden keşfedilmesini; Reform ise dinî otoritenin ve kilise düzeninin sorgulanmasını beraberinde getirdi.

Ardından 1789 Fransız Devrimi gerçekleşti. Mutlak monarşinin meşruiyeti sarsıldı, cumhuriyet ve halk egemenliği düşünceleri güç kazandı. Ulus devlet anlayışının gelişmesiyle birlikte yurttaşlık kavramı yeni bir anlam kazandı. İnsan hakları, eşitlik ve özgürlük düşünceleri siyasal yaşamın merkezine yerleşmeye başladı.

Böylece insan hak ve özgürlükleri konusunda yeni bir aşamaya geçildi. Ancak bu yolculuk henüz tamamlanmış değildi.

İnsan hakları alanındaki en önemli dönüşümlerden biri de Birinci ve İkinci Dünya Savaşları'nın yol açtığı büyük yıkımın ardından gerçekleşti. İnsanlığın yaşadığı felaketlerden çıkarılan dersler sonucunda, Birleşmiş Milletler bünyesinde hazırlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, 10 Aralık 1948 tarihinde Paris'te kabul edildi.

Otuz maddeden oluşan bu bildirge, insanın doğuştan sahip olduğu hak ve özgürlükleri evrensel ilkeler çerçevesinde tanımladı. Böylece insan hakları, yalnızca devletlerin kendi yurttaşlarına karşı sorumluluğu olmaktan çıkarak uluslararası toplumun da ortak sorumluluk alanına girdi.

DEMOKRASİNİN GELECEĞİ

Demokrasi, devletlerin ve yönetim erklerinin kullandığı bir yönetim biçiminden çok daha fazlasıdır. Toplumun kendisini yönetme, yöneticilerini denetleme ve ortak geleceği hakkında söz sahibi olma iradesidir.

Demokrasiler durağan değildir. Toplumların değişen ihtiyaçlarına, ekonomik koşullara, bilimsel gelişmelere ve teknolojik dönüşümlere bağlı olarak sürekli değişir ve yeniden şekillenir.

Bulut teknolojisinin ve dijital iletişimin giderek egemen olduğu günümüzde, demokrasinin işleyişi ve kuralları da kuşkusuz değişime uğrayacaktır. Bilgiye erişim, ifade özgürlüğü, kişisel verilerin korunması, dijital katılım ve toplumsal denetim gibi yeni meseleler, demokrasinin geleceğini belirleyen temel konular arasında yer alacaktır.

Demokrasi nasıl bir sisteme evrilecek? Bu sorunun yanıtını bugünden kesin olarak vermek oldukça güç. Belki de bu sorunun cevabını, insanlığın gelişimsel sürecine bırakmak gerekiyor.

Yazımı, rahmetli Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel'in bir anısıyla bitirmek istiyorum.

Süleyman Demirel, siyasal yaşamı boyunca birçok kez iktidardan uzaklaştırılmış, ancak her defasında yeniden siyaset sahnesine dönmüştür. Yedinci kez iktidara gelmeden önce, Samsun'un Bafra ilçesinde bir miting düzenlenir. Karşısında kendisini coşkuyla karşılayan kalabalığı görünce, ünlü şapkasını havaya kaldırır ve halkı şu sözlerle selamlar:

“NEREDE KALMIŞTIK?”

Evet!

NEREDE KALMIŞTIK?

Saygılarımla.

Demokrasi 11
Demokrasi 11
Demokrasi 12
Demokrasi 12
Demokrasi 13
Demokrasi 13