Cumhur'un Tarihsel Öyküsü
İnsanın siyasal anlamda örgütlenmesi; “Tarı-İnsan-Toprak (Mülkiyet)” ilişkisiyle başlar. Bu ilişkiye bağlı olarak gelişen yaşamsal döngünün sosyoekonomik etkileşimi, zamanla bir yönetim sisteminin ortaya çıkmasını sağlar. Bu sistemin işlerliğini güvence altına alan kurallar bütünü ise toplumsal sözleşmenin ve yasal yaptırımların temelini oluşturur.
Tarihsel süreç içerisinde toplumsal örgütlenmeyi; krallık, cumhuriyet ve demokrasi gibi üç ana kavram üzerinden açıklamak mümkündür. Elbette bu açıklamaları yaparken dil, din, inanç, mitoloji, genetik kimlik, gelenek ve görenek gibi toplumsal örgütlenmeyi yönlendiren sosyolojik etmenlerden de söz edilebilir. Ancak konumuz cumhuriyet ve onun gelişimsel süreci olduğuna göre, öncelikle bu üç kavram üzerinde durmakta yarar var.
Krallık, gücü ve bilgiyi elinde bulunduran; yasaları koyan, uygulayan, uygulamaları denetleyen ve yargılayan tek bir otoritenin varlığına dayanır. Kral, verdiği kararların sorgulanmasına izin vermez. Yönetim çemberi içerisinde mülkiyetin, özellikle de toprağın, sahibi ve yaşamsal düzenin tek karar vericisidir. Kral, elindeki güç veya bilgi kaynaklarından birini kaybettiğinde egemenliğini de kaybedebilir; böylece yaşam çemberinin dışına itilir. Onun yerini, kaybedilen gücü ve bilgiyi elinde bulunduran yeni bir kişi alır. “Kral öldü, yaşasın yeni kral!” sözü, bu siyasal değişimin simgesel ifadesi olarak karşımıza çıkar.
Cumhuriyet, devlet başkanlığının kalıtsal olmadığı, yönetimin belirli bir seçim veya belirleme usulüyle oluşturulduğu siyasal bir yönetim biçimidir. Cumhuriyet, demokrasiyle yönetilebileceği gibi, siyasal gücün tek bir kişinin elinde toplandığı otoriter yönetim biçimleriyle de var olabilir. Nitekim cumhuriyet adı altında, yönetimin fiilen tek kişinin elinde bulunduğu ve zaman zaman aile bireylerine devredildiği örnekler de görülmüştür. Bunun dışında, yönetimin temelini belirli bir inanç anlayışının oluşturduğu; yöneticinin eylemlerinden dolayı halka karşı siyasal ve hukuki sorumluluk taşımadığı, tek kişinin sorgulanamaz kararlarıyla işleyen otokratik rejimler de vardır. Örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Konumuz cumhuriyet olduğuna göre, onun tarihsel süreç içerisinde nasıl anlam kazandığına ve sosyolojik olarak nasıl şekillendiğine göz atalım.
“Cumhur” kelimesi Arapça kökenlidir ve kısaca halk anlamına gelir. Cumhuriyet dediğimizde, halkın egemenliğine dayanan bir yönetim anlayışından söz ederiz. Ancak bu yönetimin hangi yöntemlerle oluşturulduğu ve halkın yönetime nasıl katıldığı, cumhuriyetin siyasal sistemine bağlıdır.
Cumhuriyet kavramının Batı kültüründeki karşılığı res publicadır. Latince kökenli bu ifade, “kamusal iş” veya “kamuya ait olan” anlamlarını taşır. Kültürel ve dilsel kökenleri farklı olsa da cumhur ve res publica kavramları, siyasal anlamlandırma bakımından birbirine yakın bir anlayışı ifade eder.
Oysa cumhuriyetin günümüzdeki siyasal anlamının tarihsel gelişimi, büyük ölçüde Batı dünyasındaki deneyimlerle şekillenmiştir. Bu öykünün önemli dönüm noktalarından biri, MÖ 753 yılında Roma şehir devletinin kuruluşuyla başlar. Krallıktan cumhuriyete, oradan imparatorluğa uzanan bu süreç; daha sonraki yüzyıllarda yönetim yetkilerinin sınırlandırılması, halkın siyasal haklarının genişlemesi ve ulus devlet anlayışının doğuşuyla devam eder. Magna Carta (1215) ve Fransız Devrimi (1789), bu tarihsel gelişimin önemli aşamalarıdır.
Roma şehir devletinin ilk krallık dönemi hakkında tarihsel bilgilerimiz sınırlıdır. Buna karşılık, kuruluşuna ilişkin mitolojik anlatılar bulunmaktadır. Bu anlatılara göre Roma, Romulus ve Remus kardeşler tarafından kurulmuştur. Şehir devleti, zaman içerisinde son Roma kralı olarak bilinen Lucius Tarquinius Superbus'un yönetimine girmiştir. Kralın baskıcı yönetiminden rahatsız olan soylular, Lucius Junius Brutus önderliğinde krallığı devirerek yönetimi ele geçirmiş ve cumhuriyetin (res publica) kuruluşunu ilan etmişlerdir.
Yeni yönetim düzeninde krallığın yetkileri, iki konsül arasında paylaştırılmıştır. Konsüller, devletin yürütme ve askerî yönetiminde görev üstlenirken; senato, özellikle soyluların ve eski yöneticilerin temsil edildiği, karar süreçlerinde etkili olan bir danışma ve denetim kurumu olarak şekillenmiştir. Senatus kelimesinin kökeni, yaşlılar veya ihtiyarlar meclisi anlamıyla ilişkilidir.
Kurulan sistemden anlaşıldığı üzere, Roma Cumhuriyeti'nde yönetimi yönlendiren ve denetleyen iki önemli kurum bulunuyordu: Konsüllük ve senato. Şehrin savunması ise savaşçılar tarafından sağlanıyordu. Henüz bugünkü anlamıyla profesyonel askerlik ve düzenli ordu kavramları gelişmiş değildi. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde savaşçı kimliği, yönetim erkinden ayrı bir toplumsal ve askerî alan olarak varlığını sürdürüyordu.
Roma Cumhuriyeti'nin askerî örgütlenmesi zaman içerisinde gelişti. Lejyon sistemi, Roma'nın savunma ve fetih siyasetinin temel unsurlarından biri hâline geldi. Lejyonlar, farklı dönemlerde değişen sayıda asker ve alt birliklerden oluşuyordu. Roma ordusunun örgütlenmesi, cumhuriyetin siyasal ve toplumsal yapısıyla birlikte dönüşüm geçirdi.
Süvari birlikleri ise Roma toplumunda ayrıcalıklı bir konuma sahipti. Özellikle varlıklı Romalı gençler için süvarilik, askerî yeteneklerini ve cesaretlerini gösterebilecekleri, aynı zamanda siyasal kariyerlerine katkı sağlayabilecekleri önemli bir alandı. Atlarını ve savaş donanımlarını çoğunlukla kendileri temin eden bu sınıf, Roma'nın askerî ve toplumsal düzeninde etkili bir yer edinmişti. Böylece cumhurun güvenliğini sağlayan askerî güç, zamanla devletin temel erklerinden biri hâline geldi.
Günümüzde cumhuriyet kavramı çoğu zaman Fransız Devrimi ile ilişkilendirilir. Bu yaklaşım, demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerin cumhuriyet anlayışı içerisinde yeniden şekillenmesi bakımından doğrudur. Ancak cumhuriyet kavramının tarihsel başlangıcını yalnızca Fransız Devrimi'ne dayandırmak doğru değildir.
Roma'da cumhuriyet düşüncesi MÖ 509 yılında kurumsal bir yönetim biçimi olarak ortaya çıktığında, bugünkü anlamıyla demokrasi anlayışı henüz gelişmiş değildi. Halkın siyasal karar süreçlerine katılımı sınırlıydı. Roma, demokrasi düşüncesinin farklı bir tarihsel deneyim içerisinde gelişmesi için daha uzun bir süreçten geçecekti.
Cumhuriyetin demokrasiyle ilişkisi, Antik Yunan düşüncesiyle birlikte yeni bir boyut kazandı. Felsefenin üç büyük ismi olarak anabileceğimiz Sokrates, Platon ve Aristoteles, yönetim, erdem, adalet ve ortak yaşam üzerine geliştirdikleri düşüncelerle siyasal felsefenin temellerine önemli katkılarda bulundular.
Sokrates (MÖ 469-399), “Kendini bil” düşüncesiyle insanın kendisini, davranışlarını ve yaşamını etik değerler çerçevesinde sorgulamasını savundu. Ona göre erdem, insanın doğru yaşamasının temel koşullarından biriydi. Bu yaklaşım, toplumsal yaşamın ve yönetimin ahlaki temelleri üzerine düşünülmesine de katkı sağladı.
Platon'un (MÖ 427-347) en önemli eserlerinden biri olan Devlet (Politeia), güvenli, adil ve ortak yarara dayalı bir toplum düzeninin nasıl kurulabileceğini sorgular. Platon, bireylerin bilgi ve yeteneklerine göre toplumun ortak yararına hizmet edecek görevler üstlenmesini önerir. Toplumu yönetenler ve yönetilenler olarak ele alırken, yönetenleri de kendi içerisinde yöneticiler ve koruyucular şeklinde sınıflandırır. Yönetici sınıfın bilgeliğe sahip olması gerektiğini savunur. Bu düşüncesini, “Filozoflar kral olmalı ya da krallar filozof olmalıdır” anlayışıyla ifade eder. Koruyucuların, yani askerî sınıfın ise kendi görev alanlarıyla sınırlı kalması gerektiğini belirtir. Platon'a göre bu düzen, ideal devlete ulaşmanın yollarından biridir.
Aristoteles (MÖ 384-322), Politika adlı eserinde devletin ve yönetim biçimlerinin doğasını inceler. İyi yönetimin hangi koşullarda ortaya çıkabileceğini araştırır; ortak yararı gözeten, hukuka dayalı ve dengeli bir yönetim anlayışının önemini vurgular. Onun düşünceleri, cumhuriyetçi siyasal geleneğin gelişmesinde etkili olmuştur.
Bu üç büyük düşünürün ardından Kıbrıslı Zenon'un (MÖ 334-262) kurucusu olduğu Stoa felsefesi devreye girer. Stoa düşüncesini, insan aklının, emeğinin ve davranışlarının erdemlerle donatılması; insanın doğaya ve evrensel akla uygun yaşaması anlayışıyla özetleyebiliriz. Bu felsefe, bireyin kendisini denetlemesi ve erdemli bir yaşam sürmesi gerektiğini savunur.
Stoa düşüncesinin Roma dünyasındaki en önemli temsilcilerinden biri, Roma İmparatoru Marcus Aurelius'tur (MS 161-180). İmparatorluk makamının sağladığı büyük güce rağmen, insanın kendi sınırlarını ve faniliğini unutmaması gerektiğini savunmuştur. Kendisine yöneltilen övgüler ve tanrısal nitelendirmeler karşısında, insan olduğunu hatırlatan bir düşünceyi daima canlı tutmaya çalışmıştır. “Unutma, sen de bir insansın” anlayışı, gücün insanı kendi doğasından uzaklaştırmaması gerektiğini anlatır.
Bu yaklaşım, siyasal iktidarın sınırları ve insanın kendi aklıyla hareket etmesi bakımından önemli bir düşünsel tartışmanın parçasıdır. Tanrısal otorite ile dünyevi siyasal iktidarın birbirinden ayrılması düşüncesine giden yolda, felsefi bir zemin oluşturduğu söylenebilir.
Bu tarihsel gelişimin bir başka önemli aşaması, 1215 yılında İngiltere'de imzalanan Magna Carta'dır. Magna Carta, kralın yetkilerini ilk kez hukuki bir metinle sınırlandıran önemli belgelerden biri olarak kabul edilir. Her ne kadar başlangıçta bütün halka eşit haklar tanıyan bir belge olmasa da kralın da hukukla bağlı olması gerektiği düşüncesinin gelişmesine katkı sağlamıştır. Böylece yönetme yetkisinin sınırsız olmadığı, iktidarın hukuki sınırlar içerisinde kullanılması gerektiği anlayışı güç kazanmıştır.
1789 yılında gerçekleşen Fransız Devrimi ise mutlak monarşinin meşruiyetini sarsmış, halk egemenliği ve yurttaşlık düşüncesini siyasal yaşamın merkezine taşımıştır. Devrimin “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” sloganı, bireysel hak ve özgürlüklerin toplumsal bir bilinçle bütünleşmesinde önemli rol oynamıştır. Böylece bireyin özgürlüğü, toplumun ortak yaşam iradesiyle birlikte düşünülmeye başlanmıştır.
Bu tarihsel birikim, aynı siyasal çember içerisinde düşüncesi ve eylemleriyle ortak yaşam bilincini oluşturan özgür toplum idealini doğurmuştur. Bu idealin çağdaş siyasal karşılığı; laiklik, sosyal adalet, hukukun üstünlüğü ve demokratik katılım ilkelerine dayanan cumhuriyet anlayışıdır.
Dağılma sürecine giren Osmanlı Devleti de Fransız Devrimi'nin ortaya çıkardığı siyasal ve toplumsal düşüncelerden önemli ölçüde etkilenmiştir. Milliyetçilik, eşit yurttaşlık ve halk egemenliği gibi düşünceler, imparatorluğun siyasal yapısında derin dönüşümlere yol açmıştır. Bu süreç, zamanla ekonomik ve toplumsal sorunlarla da iç içe geçerek devletin çözülüşünü hızlandırmıştır.
İşte bu tarihsel koşullar içerisinde Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, Millî Mücadele'nin ardından Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuşlardır. Cumhuriyetin temelini oluşturan halk egemenliği ilkesi, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” sözüyle ifadesini bulmuştur. Bu söz, 23 Nisan 1920'de açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin siyasal anlayışının temelini oluşturmuş; Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte yeni devletin yönetim ilkesi hâline gelmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk'e atfedilen “Söylediklerim bir gün bilime ters düşerse, bilimi seçin” sözü, onun akla ve bilime verdiği önemi anlatan bir düşünce olarak aktarılır. Cumhuriyetin tacına bilimin değerli taşlarını yerleştiren anlayış da budur. Cumhuriyeti taçlandırmak, aklı özgürleştirmek; özgür aklı ise bilimle buluşturmaktır.
Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçimi değildir. Aynı zamanda insanın özgürleşme, düşünme, sorgulama ve birlikte yaşama yolculuğudur. Mustafa Kemal Atatürk'ün ifadesiyle, “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesiller yetiştirmeyi hedefler.
Cumhuriyetimizin 103. yılı kutlu olsun.
CUMHURİYETİMİZİ KURAN VE KOLLAYANLARA ŞAN OLSUN.
EMEKLERİ KUTLU OLSUN.
CUMHURİYETİMİZ SONSUZA DEK VAR OLSUN.
YAŞASIN CUMHURİYET!