İster inanın ister inanmayın, Eski yıl yeni bir yıl doğuracak! 21.12.2023

İster inanın ister inanmayın, Eski yıl yeni bir yıl doğuracak! 21.12.2023

Kültür; insanın bir toplumun üyesi olarak kazandığı bilgi, inanç, gelenek, görenek, sanatsal birikim, erdem, ahlaki değerler, yetenekler ve alışkanlıkların oluşturduğu karmaşık bir bütündür. Kültürlü olmak ise anlamak, görebilmek, gördüğünden anlam çıkarmak ve bu yolla bilgilenerek aklı yetkinleştirmektir.

İnanç, insanın hiçbir engel ve koşula bağlı kalmaksızın, yüce Yaratıcı'ya iman yoluyla bağlanmasıdır. Bu düşünceden hareketle, insanlığın ortak coşkusunu ve yaşamın döngüsünü ifade eden özel günleri yalnızca inanç ekseninde değil, inanç kültürü bağlamında da değerlendirmeliyiz.

İnsan, varoluşundan günümüze kadar beslenme, barınma ve üreme gibi temel yaşamsal gereksinimlerini güvence altına almak ve yaşamını sürdürebilmek için somut ve soyut birtakım önlemler geliştirmiştir. Bilinmezliklerin yarattığı korkuları gidermek amacıyla yeryüzündeki ve gökyüzündeki hareketleri sürekli gözlemlemiş, bu gözlemlerden yeni bilgiler ve öğretiler edinmiştir. Zamanla bu öğretileri, yaşamına yön veren ve varlığını güvence altına alan kültürel değerlerle özdeşleştirmiştir.

Örneğin, ilkbaharda doğanın uyanışını simgeleyen Nevruz ve Hıdırellez kutlamaları; buğday, üzüm ve zeytin gibi kutsal kabul edilen tarım ürünlerinin hasat dönemlerinde, bir tür şükran ifadesi olarak düzenlenen törenler bu geleneğin örnekleridir. Bu ve benzeri kutlamalar, günümüzde festival ve şenlik niteliği kazanmış; insanlığın ortak kültürel mirasında yıl döngüsü adı altında yaşamaya devam etmiştir.

YIL DÖNGÜSÜNÜN KEŞFİ

Yerleşik hayata geçen tarım toplumları, üretimi düzenli biçimde sürdürebilmek ve ektikleri ürünlerden daha fazla verim alabilmek için yeryüzünün ve gökyüzünün değişken, karmaşık hareketlerini izlemek zorundaydılar. Çünkü tohumun ne zaman toprağa düşeceğini, hasadın hangi dönemde yapılacağını ve doğanın hangi zamanlarda yenileneceğini bilmek, yaşamlarını doğrudan etkiliyordu.

Bu gözlemleri başarıyla gerçekleştiren topluluklar, tarımsal faaliyetlerini belirli zaman aralıklarına göre planlamayı öğrendiler. Biz bu zaman düzenine takvim diyoruz. Başlangıcı ve bitişi bulunan, belirli bir döngüye dayanan bir zaman diliminden söz ediyoruz.

Antik toplumlarda bu döngünün başlangıcı, yaşanılan coğrafyanın iklim koşullarına ve yerkürenin hangi bölümünde bulunduğuna göre değişiklik gösterebiliyordu.

Bu değişimler, Dünya'nın Güneş çevresindeki hareketi ve gök cisimlerinin konumlarıyla ilişkili olarak gözlemlenen mevsimsel dönüşümlerde kendini gösterir. Ekinoks, gece ve gündüz sürelerinin eşitlendiği tarihtir. İlkbahar ve sonbahar olmak üzere yılda iki kez gerçekleşir.

Bu nedenle yıl döngüsünün iki önemli başlangıç noktası vardır. Başka bir ifadeyle, doğanın mevsimsel dönüşümüne bağlı olarak iki ayrı yılbaşı geleneği ortaya çıkmıştır. Örneğin, uygarlık tarihinde önemli bir yere sahip olan Sümerler ile inanç takvimini ekinoks dönemleriyle ilişkilendiren Yahudi toplumunda yıl döngüsü, birtakım ritüeller ve törenlerle karşılanmıştır.

Peki, Güneş'in, Ay'ın ve yıldızların hareketlerine bağlı olarak bu zaman dilimini kimler düzenledi? Bu konuda elimizde yeterli bilgi bulunmuyor. Ancak söz konusu gözlem ve hesaplama geleneğinin, yerleşik yaşama geçen tarım toplumlarının bilgi birikimiyle geliştiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Tarım toplumlarında bu zaman düzenini kim oluştururdu? Doğayı tanıyanlar, yeryüzünün ve gökyüzünün dilini çözebilenler…

Peki, herkes bu bilgiye ulaşabilir miydi? Elbette hayır. Bunun için yalnızca yaş almak, saçın sakalın ağarması yeterli değildi. İnsanın yaşamı boyunca yeryüzünü ve gökyüzünü gözlemlemesi, doğanın hareketlerini incelemesi ve edindiği bilgileri biriktirmesi gerekiyordu.

Tarihsel süreç içerisinde bu özelliklere sahip kişilere aksakallı, bilge, kâhin, kohen ve episkopos gibi farklı sıfatlar verildi. Farklı dillerde ve kültürlerde karşılık bulan bu unvanlar, çoğu zaman bilinmeyeni araştıran, görünmeyenin ardındaki bilgiyi kavrayan ve topluma yol gösteren insanları tanımlamak için kullanıldı.

Mitolojinin, inanç kültürünün ve toplumsal yaşamın yol göstericileri olan bu bilgeler, doğanın yasalarıyla uyumlu bir yaşam düzeninin oluşmasına katkıda bulundular. Böylece insanlığa, yalnızca zamanı ölçen değil, yaşamı anlamlandıran bir takvim miras bıraktılar.

Ben buna yaşam takvimi diyorum.

Çünkü insan, doğumuyla ölümü arasında geçen sınırlı ömrüne anlam kazandırabilmek için nerede başladığını ve nerede son bulacağını bilmediği uçsuz bucaksız bir evrenin içinde yaşar. Bu yaşamı anlamlandırmak için birtakım ritüeller geliştirir; doğanın düzeniyle uyum içinde olmanın yollarını arar.

Bu uyumu sağlayabilmek için kendisinden önce yaşamış kuşakların bilgisine, geleneklerine ve göreneklerine ihtiyaç duyar. Bu, bir bakıma kültürel belleğin zaman içerisinde kuşaktan kuşağa aktarılmasıdır.

Bunun sonucunda toplumlar kendilerine özgü bir yaşam takvimi oluştururlar. Bu takvimler sayesinde önemli günleri ve olayları izler, üretim faaliyetlerini düzenler, toplumsal buluşmalarını gerçekleştirir ve dinî ritüellerini yerine getirirler.

ZAMANIN İLK İZLERİ: AY VE GÜNEŞ TAKVİMLERİ

Yakın döneme kadar bilinen ilk Ay takviminin Sümerler tarafından geliştirildiği kabul ediliyordu. Ancak 2013 yılında İskoçya'nın kuzeyinde araştırmalar yürüten arkeologlar, Aberdeenshire bölgesindeki Crathes Kalesi yakınlarında, Ay'ın hareketlerini gösterdiği ve kameri ayları izlemek amacıyla kullanılmış olabileceği düşünülen oyuklar keşfettiler.

Günümüzden yaklaşık 10.000 yıl öncesine tarihlendirilen bu oyukların, avcı-toplayıcı topluluklar tarafından bir tür takvim olarak kullanılmış olabileceği düşünülüyor. Bilimsel anlamda kesin olarak kanıtlanmış olmasa da Ay'ın döngülerini izlemeye yönelik bu keşif son derece ilgi çekicidir.

Güneş yılına dayalı takvimi ilk geliştirenlerin ise Mısırlılar olduğu kabul edilir. Eski Mısır'da yaşam, büyük ölçüde Nil Nehri'nin taşkınlarının çevresinde şekilleniyordu. Gece gökyüzünün en parlak yıldızlarından Sirius, her yıl Nil'in taşma döneminde, gün doğumundan hemen önce yeniden görünür hâle geliyordu. Mısırlılar, bu gök olayını tarımsal yaşamlarıyla ilişkilendirerek takvim sistemlerini geliştirdiler.

Kadim uygarlıkların birçoğu Güneş ve Ay takvimlerinden yararlanmış, bazıları ise her iki takvimi birlikte kullanarak toplumsal düzenlerini ve inanç sistemlerini biçimlendirmiştir.

Kültürel belleğin kuşaklar boyunca aktarılmasıyla günümüze ulaşan bu sistemler, bazı günleri özel kılmış; insanları ortak bir sevinç, umut ve coşku etrafında buluşturmuştur.

Bu özel günlerden biri de 22 Aralık civarında başlayan, karanlığın giderek geri çekilmesini ve aydınlığın yeniden güç kazanmasını simgeleyen yıl döngüsü kutlamalarıdır. Bu kutlamaların temelinde, yılın en uzun gecesinden sonra gündüzlerin yeniden uzamaya başlamasıyla ortaya çıkan doğal değişim bulunur.

Günlerin uzaması, Güneş'in daha uzun süre görünmesi, doğayı ve insanları daha fazla ısıtıp aydınlatması demekti. Bu değişim, insanlarda güven, umut ve sevecenlik duygularını besliyordu. Dolayısıyla insanlar, bu doğa olayını kendi inanç ve kültür dünyalarına göre şekillendirdikleri semboller ve ritüeller aracılığıyla törenlerle kutladılar.

Bu kutlamaların İslamiyet öncesi Orta Asya Türk kültüründe de önemli bir yeri vardı.

İSLAMİYET ÖNCESİ ORTA ASYA TÜRKLERİNDE NARDUĞAN COŞKUSU

22 Aralık'ta, gece ile gündüzün savaşımında aydınlığın yeniden güç kazanmasını kutlayan Türkler, Güneş'in zaferini ve yeniden doğuşunu simgeleyen törenler düzenlerlerdi. Bu kutlamalar, akçam ağacının altında gerçekleştirilirdi. Güneş'in yeniden doğuşu, yeni bir başlangıç; bir başka ifadeyle, yeni bir doğum olarak algılanırdı.

Türklerin Güneş için kullandığı “nar” sözcüğü ile günümüzde “doğmak” anlamını taşıyan “tuğan” sözcüğü arasında kurulan ilişki, Narduğan adının “Güneş'in doğuşu” anlamına geldiği yönündeki açıklamaların temelini oluşturur. Bu sözcüklerin tarihsel ve dilbilimsel kökenleri ayrıca incelenmeye değer olsa da Narduğan, günümüzde bu kültürel anlatıyla birlikte anılmaktadır.

Geleneksel kutlama zamanı yaklaştığında Türkler, yaşadıkları çevreyi ve evlerini temizler, tören günü en güzel ve temiz giysilerini giyerlerdi. Tanrı Ülgen'e sunacakları armağanları yanlarına alarak gruplar hâlinde şarkılar söyler, yaşadıkları bölgenin en yüksek ve gösterişli akçam ağacının yanına giderlerdi. Burada armağanlarını Tanrı Ülgen'e ulaşması dileğiyle bırakır, dua eder ve şükürlerini sunarlardı.

Bu ritüelde Ayaz Ata'nın yanı sıra, onun torunu olarak kabul edilen Kar Kız da yer alırdı.

Genç kızlar ve kadınlar, ağacın dallarına bağlanmak üzere aile bireylerinin her biri için yeterli sayıda renkli bant hazırlayıp dağıtırlardı. Koyun ve keçi gibi hayvanların kıllarından eğrilerek elde edilen ipliklerle dokunan bu bantların üzerine hayat ağacı motifleri işlenirdi. Herkes, bir dilek tutarak hazırlanan bantları akçam ağacının dallarına bağlardı.

Yüzyıllar boyunca yaşatıldığı anlatılan bu geleneğin izlerini, günümüzde evliya ve yatır mezarlarının çevresindeki ağaç dallarına dilek bezleri bağlama uygulamalarında da görmek mümkündür.

ANADOLU'DA LUVİLER VE KHAL KAGAN GELENEĞİ

MÖ 2000-1100 yılları arasında Akdeniz ve İç Anadolu bölgelerinde yaklaşık dokuz yüzyıl boyunca varlık gösteren Luvi uygarlığı, hakkında sınırlı bilgiye sahip olduğumuz kadim topluluklardan biridir. “Işık İnsanları” olarak da anılan Luvilere atfedilen geleneklerden biri de eski yılı uğurlayıp yeni yılı karşılama anlamı taşıyan yıl döngüsü kutlamalarıdır.

Bu geleneğin uygulamaları zaman içerisinde azalmış olsa da Anadolu'nun Sivas, Tunceli, Erzincan, Bingöl ve Muş illerinin bazı kırsal bölgelerinde, eski yılın uğurlanması ve yeni yılın karşılanması anlamını taşıyan Khal Kagan adıyla yaşatıldığı belirtilmektedir.

Khal Kagan kutlamaları, aralık ayının son haftasında başlar. “Khal Khelk” adı verilen; ak saçlı, aksakallı ve pak yüzlü yaşlı bir adam, köy çocuklarıyla birlikte kapı kapı dolaşarak onlar için armağanlar toplar. Kutlamalar, yeni yılın ilk gününde gerçekleştirilen ayin-i cem ile sona erer.

Luvi topluluklarının bir zamanlar egemenlik kurduğu Antalya bölgesinde, Roma dönemindeki adıyla Myra, günümüzdeki adıyla Demre olan antik kentte, MS 3. yüzyılda yaşadığı kabul edilen Noel Baba'nın kimliğiyle bu anlatı arasında ne kadar dikkat çekici benzerlikler var, değil mi?

Acaba bu insancıl kimlik, binlerce yıllık bir kültürel aktarımın izi olabilir mi? Bir varsayım olarak ortaya atılsa da bu ihtimal üzerinde düşünmeye değer.

Çünkü insanlığın gelişimine katkıda bulunan inançlar, gelenekler ve görenekler; kültürel birikimler, felsefi düşünceler ve toplumsal bellekte iz bırakan efsanevi olaylar, sözlü ya da yazılı aktarım yoluyla başka topluluklar tarafından da benimsenmiş ve yeniden yorumlanmıştır.

Bu açıdan bakıldığında, Myra (Demre) ile özdeşleşen Noel Baba düşüncesinin, Orta Asya'dan Anadolu'ya, oradan da Batı dünyasına taşınmış olabileceği düşünülebilir.

Hıristiyanlık da insanlık tarihinde çok daha eski dönemlerden beri doğanın döngüsüyle ilişkilendirilen bu geleneksel düşünceden esinlenmiş; kendi inanç dünyasını ve ritüellerini oluştururken bulunduğu coğrafyanın yerel kültürel değerlerini de bünyesine katmıştır. Böylece bu kutlama, Hz. İsa'nın doğuşuyla özdeşleştirilerek yeni bir inanç kültürü içerisinde anlam kazanmıştır.

NOEL, CHRISTMAS VE MİLAT GECESİ NEDİR?

“Noel”, “Christmas” ve “Milat” sözcükleri farklı dil ve kültürlerde farklı anlam katmanları taşısa da bu kutlamalar, insanlığın ortak belleğinde yeniden doğuş ve başlangıç düşüncesiyle ilişkilendirilir.

Ancak burada önemli bir ayrımı hatırlatmak gerekir: Bu kutlama, 1 Ocak'ta karşılanan takvim yılbaşısıyla aynı değildir. 24 Aralık'ı 25 Aralık'a bağlayan gece, Batı Hıristiyan geleneğinde Hz. İsa'nın beden alarak dünyaya gelişinin, yani doğumunun kutlandığı gecedir.

Bu gelenek, MS 4. yüzyıldan itibaren, özellikle 354 yılından sonra, 25 Aralık tarihinde her yıl dinî törenler ve büyük bir coşkuyla kutlanmaya başlanmıştır.

Yanlış anlaşılmaya yol açmamak için burada kısa bir açıklama yapmak gerekir.

Doğu Hıristiyan kiliselerinin bir bölümü Noel'i 6 Ocak'ta kutlar. Bunun nedenleri arasında kullanılan dinî takvimler arasındaki farklılıklar ve Hz. İsa'nın gerçek doğum tarihinin kesin olarak bilinmemesi yer alır. Hıristiyan dünyasında tarihsel süreç boyunca ortaya çıkan bu farklılıklar, Noel'in kutlanma tarihi konusunda çeşitli geleneklerin oluşmasına neden olmuştur.

NOEL KUTLAMALARININ SEMBOLLERİ NE ANLATIR?

Noel kutlamalarında insanlığa umut, güven, sevgi ve sevecenlik aşılayan çok sayıda sembol kullanılır. Bu sembollerin her biri, ortak yaşamın ve insanın geleceğe duyduğu özlemin farklı bir yönünü temsil eder.

Şöminesi yanan, bacasından dumanı tüten, çatısı karlarla örtülü bir ev düşünün. Bu ev, mutlu ve huzurlu bir yuvayı simgeler.

Evin içinde, yaşam döngüsünü temsil eden; tepesinde gökyüzünün en parlak yıldızlarından Sirius'u (Şira yıldızını) anımsatan bir yıldız bulunan, süslenmiş ve ışıklandırılmış bir çam ağacı vardır. Evin ortasında, yemek masasının çevresinde sevgiyle kenetlenmiş, temiz ve güzel giysiler içindeki aile bireyleri oturur. Onların yanında, yaşamın zorluklarını birlikte paylaştıkları evcil hayvanları bulunur.

Masanın üzerinde, yeni yılın tarihi yazılı, mumları yanan bir pasta ve emekle kazanılmış nimetlerle donatılmış bir sofra vardır. Evin her köşesi ışıklarla aydınlatılmıştır.

Evin dışında ise bacadan içeri girmeye hazırlanan, kırmızı giysili, başında Frigya tarzı bir tarbuş bulunan, sırtında çocuklara dağıtacağı armağanlarla dolu bir çuval taşıyan, elinde gelişini haber veren bir çan tutan, aksakallı, pak yüzlü ve güleç bir yaşlı adam görülür. Hemen yanında, aynı kutlama giysileriyle donanmış, üzerinde yeni yılın tarihi yazılı olan yeni doğmuş bir çocuk sembolü yer alır.

Noel ve yıl döngüsüyle ilgili bu tasvir, aslında insanlığın gelişim süreci boyunca biriktirdiği kültürel ve toplumsal değerlerin günümüze yansıyan mitsel izlerini taşır.

Neden mi? Gelin, birlikte bakalım.

Yaşam ağacı

Önce sedir ağacından söz edelim.

Sedir, iğne yaprakları sayesinde yıl boyunca yeşil kalan, uygun koşullarda 30-40 metreye kadar boylanabilen ve bin yılı aşan ömürlere ulaşabilen, çamgiller familyasından bir ağaç türüdür. Anavatanı Lübnan dağları ve çevresidir. Anadolu'nun Akdeniz'e bakan yamaçlarında da benzer türlerine sıkça rastlanır.

Eski inanç sistemlerinde sedir ağacı, sağlıklı ve uzun bir yaşamın, sürekliliğin ve ölümsüzlük arzusunun sembolü olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle yaşamı kutsayan, hayatın devamlılığını temsil eden bir ağaç olarak görülmüştür.

Başka bir ifadeyle, yaşam ağacımızı simgeler.

Ağacın tepesindeki yıldız

Ağacın en tepesine yerleştirilen yıldız, gökyüzünün en parlak yıldızlarından Sirius'u, yani Şira yıldızını anımsatır.

Rahmetli Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk'ün tefsirlerinden birinde yer alan yorumdan hareketle, bu yıldızın İslamiyet'te bilinçlenme ve aydınlanma düşüncesiyle ilişkilendirildiği ifade edilir.

Şimdi kendimize şu soruyu soralım: O yıldız, yaşam ağacımızın tepesinde ne arıyor?

Acaba bize, “Yaşamınız boyunca bilgilenin; bilgilendikçe bilinciniz aydınlansın” mı demek istiyor?

Öyleyse yıldızımızı parlatıp ağacımızın en tepesine asalım.

Noel Baba'nın külahı

Noel Baba'nın Frigya tarzını andıran konik başlığı, bilgeliğin sembolü olarak yorumlanır. Benzer başlık biçimlerine Nemrut Dağı'ndaki tanrı tasvirlerinde, sema gösterileri sırasında Mevlevilerde ve Hacı Bektaş Veli geleneğinde de rastlandığı görülür.

Antik dönemlerde külahı andıran bu başlık, erdemli ve bilge insanı tanımlayan bir giysi unsuru olarak kullanılmıştır.

Doğrusu, bizlere erdemli ve bilgece bir yaşamı hatırlatmak için, evimizin kapısı kapalı olsa bile bacasından girerek konuğumuz olan Noel Baba'ya da çok yakışmış, öyle değil mi?

Elma, mum, çan ve sofra

Ağaçta asılı duran elma, Âdem ile Havva'nın cennetten çıkarılışına ve ilk günah anlatısına gönderme yapan sembollerden biri olarak yorumlanır. Mumlar aydınlık bir geleceği, çan yeni bir yaşama yapılan çağrıyı, yeni doğan çocuk ise sağlıklı ve umut dolu nesillerin devamını simgeler.

Simli şeritler, ışıltılı bir yaşamı; çeşitli kurabiyeler ve yiyecekler, bereketin sürmesini anlatır. Şömine sıcak bir yuvayı temsil ederken sofra, birlikte ve onurla çalışarak kazanılan emeğin ürünlerinin mutluluk ve huzur içerisinde paylaşılmasını ifade eder.

Bu, bir bakıma şükürdür.

Evrensel kültür anlayışı içerisinde benimsediğimiz bu kültürel geçiş, farklı inanç ve toplumlar tarafından yeniden yorumlanmıştır. Her toplum, bu geleneğin temelinde yer alan sağlıklı, huzurlu, mutlu ve bilgece bir yaşam arzusunu korumuş; kendi yerel kimliğini, mitolojisini ve kültürel sembollerini bu ortak mirasa eklemiştir.

Noel Baba'nın yolculuğu

Batı kültürü, Noel Baba figürünü zaman içerisinde kendi gelenekleri içerisinde yeniden biçimlendirmiştir. Anadolu'dan Avrupa'ya uzanan bu kültürel yolculukta figür, önce İtalya'da yaygınlık kazanmış, ardından kuzey Avrupa'nın karlı coğrafyalarına taşınmıştır.

Bu yolculuk sırasında Noel Baba'ya, karların üzerinde rahatça ilerleyebilmesi ve armağanlarını dağıtabilmesi için bir kızak ile bu kızağı çeken ren geyikleri eşlik etmeye başlamıştır. Böylece Anadolu'yla ilişkilendirilen bu figür, Batı dünyasının hayal gücü ve kültürel birikimi içerisinde bugünkü görünümünü kazanmıştır.

Noel Baba, yaygın biçimde düşünüldüğü gibi yalnızca Batı'ya ait bir sembol değildir. Tarihsel kişiliği Myra (Demre) ile özdeşleşen Aziz Nikolaos, Anadolu topraklarında yaşamış bir din insanıdır. Bu nedenle Noel Baba figürünün kültürel köklerinde Anadolu'nun da önemli bir yeri vardır.

Batılı Hıristiyan geleneklerinde Noel Baba, yeni yılın kendisini kutlayan bir figür olmaktan çok, 24 Aralık'ı 25 Aralık'a bağlayan gecede Hz. İsa'nın doğumunu müjdeleyen, ışığı ve armağanlarıyla sevinç taşıyan bir sembole dönüşmüştür.

ORTAK MİRASIMIZ: İNSANLIK VE BİLİNÇ

İnsanoğlu, geçmişten geleceğe taşıdığı geleneksel ve kültürel kazanımlarını değişim ve dönüşüm içerisinde geliştirmiş; bunları bütün insanlığın ortak yararını gözeten insancıl bir anlayışla sonraki kuşaklara aktarmıştır.

Bu nedenle evrensel ölçekte benimsediğimiz kültürel ve inançsal kutlamaları bütünüyle tek bir topluma, ırka ya da inanca mal etmek doğru değildir. Çünkü bu kutlamaların ardında, farklı coğrafyalarda ve farklı zamanlarda yaşamış insanların ortak deneyimleri, umutları, korkuları ve geleceğe duydukları özlem vardır.

Bütün bu farklılıkların ötesinde bizi birleştiren tek bir ortak değer bulunur: Erdemlerle donanmış, arınmış ve yetkinleşmiş insan bilinci.

Dilerim, siz de “yaşam ağacınızı” arınmış bir bilinçle süsler; yeni bir başlangıcın coşkusunu, hangi dilde ifade ederseniz edin, yüreğinizde hissedersiniz.

Felicita Anno Novo…

Newroz pîroz be…

Yangi yil bilan…

Kutlu ve mutlu olsun.

Sevgi ve saygılarımla.