Kimler Geldi Kimler Geçti
Yerel basın, demokrasi kültürünün yerelde gelişmesine, yaygınlaşmasına ve kökleşmesine katkı sağlayan en önemli toplumsal iletişim araçlarından biridir. Özgür, katılımcı, örgütlü ve kurumsallaşmış bir yerel basın, demokratik sistemin gelişmesi ve korunması açısından yaşamsal bir işlev üstlenir.
Yerel basın, öncelikle içinde bulunduğu toplumun sorunlarını dile getirir; bu sorunları ilgili yerel yönetimlere ve kuruluşlara duyurur. Yapılan açıklamaların ve verilen sözlerin yerine getirilip getirilmediğini takip eder, gelişmeleri eleştirel bir bakışla sorgular ve kamuoyunu bilgilendirir. Böylece yerel ölçekte toplumsal farkındalığın ve ortak bilincin oluşmasına katkıda bulunur.
Halkın gözü, kulağı ve sesi olan yerel basın, gerektiğinde yerel yönetimlerin çalışmalarını savunma ve kamuoyuna anlatma görevini de üstlenir. Siyasetten ekonomiye, kültürden sanata kadar uzanan geniş bir alanda toplumun gelişimine katkı sağlar; düşünceleriyle yön verir, sorgulayıcı yaklaşımıyla toplumsal yaşamı besler.
Ne var ki yerel basın, bu görevini yerine getirirken zaman zaman siyasi baskılarla, ekonomik zorluklarla ve yerel yönetimlerin kısıtlamalarıyla karşı karşıya kalır. Bütün bunlar yayın hayatını doğrudan etkiler; kimi zaman gazetelerin kapanmasına, kimi zaman da yayın çizgilerinin değişmesine neden olur.
Antakya yerel basınının tarihsel gelişimini incelediğimizde de kimi zaman uzlaşmacı, kimi zaman çatışmacı, kimi zaman ise bütün renkleriyle toplumsal yaşamı yansıtan çalkantılı dönemlerle karşılaşırız.
Bu gelişim sürecini, Hatay Devleti'nin Anavatan'a katılmasından önceki ve sonraki dönemler olmak üzere iki ayrı başlık altında değerlendirebiliriz. Öncesini, başka bir yazıda ele almak üzere şimdilik bir kenara bırakalım. Biz, gelin, katılım sonrasındaki süreci birlikte inceleyelim.
HATAY DEVLETİ'NİN ANAVATAN'A KATILIMIYLA BAŞLAYAN YENİ DÖNEM
Hatay, 1939 yılında Anavatan'a katılır. Bu gelişmeyle birlikte toplumsal örgütlenme, yeni anayasal düzene uyum sağlama ve ortak bir uzlaşı zemini oluşturma arayışına girer. Eğitimden kültüre, tarımsal üretimden sanayileşmeye kadar pek çok alanda yeni toplumsal düzen içerisinde yer edinme çabası başlar.
Kuşkusuz bu geçiş sürecinde, uzlaşının ve barışın önemini vurgulayan Atatürk'ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi yol gösterici bir düşünce olarak öne çıkar.
Ancak Antakya bu dönüşümü yaşarken, farklı etnik ve kültürel toplulukların eğitimde, basın-yayında ve gündelik yaşamda kullandıkları dillere yönelik yasaklamalarla da karşılaşılır. Bu dillerde eğitim veren kurumlar ve yayın yapan kuruluşlar kapatılır. Türkçe, ülkenin ortak resmî dili olarak yeni toplumsal düzenin temel iletişim dili hâline gelir. Yerel basın da bu yeni dönemde yayınlarını Türkçe olarak sürdürür.
Bütün bunlar yaşanırken II. Dünya Savaşı başlar. Savaş, dünyanın siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik düzenini derinden sarsar. Savaşın sona ermesiyle birlikte yeni güç dengeleri ortaya çıkar. Birleşmiş Milletler, NATO ve Varşova Paktı gibi uluslararası örgütlenmeler, dünyanın yeni siyasi düzeninin şekillenmesinde belirleyici rol üstlenir.
Demokrasi, komünizm ve sosyalizm gibi farklı siyasal sistemler; insan hakları, özgürlükler ve toplumsal adalet bağlamında yeniden sorgulanmaya başlanır. İnsanlık, daha insanca yaşam koşullarının nasıl oluşturulabileceğine ilişkin yeni arayışlara yönelir.
Dünyadaki bu değişim, Türkiye'nin siyasi ve toplumsal düzenini de etkiler. Cumhuriyet Halk Partisi'nin tek parti dönemi, 7 Ocak 1946 tarihinde Demokrat Parti'nin kurulmasıyla çok partili hayata geçiş sürecine girer.
Yeni bir siyasal düzenin kapısı aralanır. Demokrasi, kendisine yeni bir yol bulmaya çalışırken pek çok engelle karşılaşır. Siyasi aktörler, toplumsal uzlaşı konusunda ortak bir zeminde buluşmakta zorlanır.
Bu gerilimli sürecin sonunda, 27 Mayıs 1960 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki bir grup subay yönetime el koyar. Ülke yönetimi, Orgeneral Cemal Gürsel başkanlığında oluşturulan Millî Birlik Komitesi tarafından üstlenilir.
Komite, ülkeyi yönetimsel bir kaosa sürüklediği gerekçesiyle dönemin Başbakanı Adnan Menderes'i ve çalışma arkadaşları Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ı yargılatır. Yargılamaların ardından üç isim idama mahkûm edilir ve 1961 yılında infazlar gerçekleştirilir.
Bu yargılamalar, yalnızca bir dönemin siyasi hesaplaşması olarak değil, Türkiye'nin demokrasi tarihine ağır izler bırakan bir kırılma noktası olarak da hafızalara kazınır.
Demokrat Parti, 29 Eylül 1960 tarihinde kapatılır. Ancak partinin siyasi mirası ve düşünsel izleri, sonraki yıllarda farklı siyasi oluşumlar aracılığıyla varlığını sürdürür. Demokrasi, bundan böyle yalnızca siyasi mücadelelerin değil, aynı zamanda ağır bedellerin de içinden geçerek yoluna devam edecektir.
Kapatılan Demokrat Parti'nin siyasi düşüncesini ve toplumsal tabanını temsil etme iddiasıyla Adalet Partisi, 11 Şubat 1961 tarihinde kurulur.
Bundan iki gün sonra, 13 Şubat 1961'de Türkiye İşçi Partisi siyaset sahnesine çıkar. Aydınların öncülüğünde kurulan parti; işçi sınıfının sendikal haklarının anayasal güvence altına alınmasını, emekçilerin haklarının korunmasını ve farklı toplumsal kesimlerin sorunlarına çözüm üretilmesini savunur.
Siyasi yaşamda bu gelişmeler yaşanırken, 1962 yılında Demokrat Parti'nin eski yöneticileri ve üyeleriyle ilgili af düzenlemeleri gündeme gelir. Ardından Adalet Partisi, 2 Aralık 1962 tarihinde ilk olağan kongresini gerçekleştirir.
CHP'nin devletçi politikalarına farklı bir yaklaşım getirme arayışındaki siyasi çevrelerde de yeni oluşumlar ortaya çıkar. Sosyal demokrat düşünceyi benimseyen ve insan hakları ile özgürlükleri temel alan siyasal arayışlar, dönemin siyasi yaşamına yeni tartışmalar kazandırır.
Bu süreçte Adalet Partisi, 29 Kasım 1964 tarihinde olağan genel kurulunu yapar. Süleyman Demirel, büyük bir çoğunlukla genel başkanlığa seçilir.
13 Ekim 1965 tarihinde yapılan genel seçimlerde Adalet Partisi, yüzde 52,87 oy alarak iktidara gelir. Böylece Türkiye, ilerleyen yıllarda “Barajlar Kralı” olarak anılacak Süleyman Demirel'in siyasi liderliğiyle yeni bir döneme girer. Seçimlerde beklediği başarıyı elde edemeyen Sosyal Demokrat Parti ise 11 Aralık 1965 tarihinde kendisini feshederek CHP'ye katılır.
Bu gelişmelerin ardından CHP, devletçi siyaset anlayışını yeniden yorumlamaya yönelir ve “Ortanın Solu” kavramını ortaya atar. Kendisine yeni bir siyasi kimlik kazandırmaya çalışırken sosyal demokrat düşünceyle arasındaki bağı güçlendirmeyi hedefler.
CHP'nin bu yeni kimlik arayışına karşılık, muhafazakâr ve liberal ekonomi yanlısı siyasi çevreler de kendilerini “merkez sağ” kavramı altında tanımlamaya başlar. Böylece Türkiye siyasetinde merkez sağ ve merkez sol ekseninde şekillenen yeni bir siyasi ayrışma belirginleşir.
1940-1965 yılları arasında yaşanan bütün bu gelişmeler, Antakya'nın siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik yaşamını da derinden etkiler. Yerel basın da bu değişimden payını alır. Siyaset ile basın, düşünce ve eylem bakımından kesiştikleri noktalarda iş birliği içine girer. Gazeteler, zaman zaman farklı siyasi parti ve görüşlerin sözcüsü konumuna gelir.
ANTAKYA GAZETESİ'NİN YENİDEN DOĞUŞU
Gençlik yıllarında, ülkenin ve Antakya'nın sancılı değişim ve dönüşüm sürecine tanıklık eden Nezih Gassan Seyfettinoğlu, bu gelişmelerin içinde kendi düşünsel ve toplumsal kimliğini arar. Yaşadığı dönemi, toplumsal bilinçle paylaşmanın yollarını ararken basın ve yayın hayatına girmeye karar verir.
4 Eylül 1966 tarihinde Antakya Gazetesi'ni ve gazetenin basım tesislerini satın alarak yayın hayatına adım atar.
Yerel basının sağladığı iletişim olanakları sayesinde siyasi ve kültürel çevresi genişler. Toplumun farklı kesimleriyle ilişki kurma, onların düşüncelerini ve sorunlarını yakından tanıma fırsatı bulur.
Dönemin teknolojik koşulları bugünkünden çok farklıdır. Gazetelerin dizgisi kurşun harflerle yapılır, fotoğraflar ise anlık görüntüler olarak değil, önceden hazırlanan klişeler aracılığıyla basılır.
Gassan Bey, gazeteciliğin tek başına yürütülebilecek bir meslek olmadığını kısa sürede anlar. Düşüncede ve eylemde kendisine destek olabilecek, aynı idealleri paylaşan çalışma arkadaşları aramaya başlar. Bu çağrısı karşılıksız kalmaz.
Kırıkhan doğumlu Ali Göçmen, daha önce 1950 yılında Sınır Taşı dergisini, 1959 yılında ise Dağyeli gazetesini yayımlamıştır. Ancak dönemin siyasi iktidarı, kendi düşünce anlayışına aykırı bulduğu bu yayınların faaliyetlerine son verir.
O güne kadar CHP kimliğiyle siyasi yaşamını sürdüren Ali Göçmen, partisinin özgürlükçü düşünceyi ve kendi siyasal kimliğini yeterince temsil edemediği kanaatine varır. Bunun üzerine sosyalist düşünceyi benimseyen Türkiye İşçi Partisi saflarına katılır. Basın ve yayın yoluyla düşüncelerini savunmayı, toplumsal mücadeleye katkıda bulunmayı sürdürür. Bu süreçte Nezih Gassan Seyfettinoğlu'nun çağrısına olumlu yanıt verir.
Bir diğer olumlu yanıt, özgürlükleri sosyalist bir anlayışla yorumlayan ve hukukun üstünlüğünü savunan Avukat Süleyman Galioğlu'ndan gelir.
Düşünsel birliktelik kuran bu üç isim, gazetenin yeni yayın politikasını birlikte belirler ve aynı yolda yürümeye başlar.
Antakya Gazetesi, 14 Şubat 1967 tarihinde yeni yayın kadrosuyla okurlarıyla buluşur. Gazetenin imtiyaz sahibi Ali Göçmen, yazı işleri müdürü Avukat Süleyman Galioğlu, müessese müdürü ise Nezih Gassan Seyfettinoğlu'dur.
Üç yol arkadaşı, ezilenlerin ve işçi sınıfının haklarını savunan sosyalist bir yayın anlayışıyla gazeteyi yaşatmaya çalışır. İlerleyen dönemde bu kadroya Faik Çağlar ve Abdürrezzak Beşir gibi yazarlar da katılır.
Sorgulayıcı ve eleştirel bir yayın çizgisi benimseyen Antakya Gazetesi, sendikal haklardan bürokratik uygulamalara kadar pek çok konuda sesini yükseltir. Dönemin iktidarını sert bir dille eleştirir; zaman zaman adeta tek başına bir muhalefet partisi gibi yayın yapar.
Gazete, Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar'ın açıklamalarına ve demeçlerine de sık sık yer verir. Böylece benimsediği düşünsel çizgiyi okurlarına aktarmaya ve bu düşüncenin toplumda karşılık bulmasına katkı sağlamaya çalışır.
Dönemin iktidar partisine yakınlığıyla bilinen yayın kuruluşları ise gazetenin bu yayın politikasından rahatsızlık duyar. Manşetlere taşınan sert eleştirilerle Antakya Gazetesi'ne karşılık verirler. Aralarındaki bu düşünsel ve siyasi ayrışma, ilerleyen yıllarda yaşanacak askerî müdahalelerin ardından farklı bir görünüm kazanacaktır.
1965-1970: ANTAKYA'NIN DEĞİŞEN TOPLUMSAL YAŞAMI
1965-1970 yılları arasında Antakya'nın sosyal, kültürel ve siyasi yaşamında önemli bir hareketlilik yaşanır. Düzenlenen etkinlikler, kentin gündelik yaşamını çeşitlendirir ve zenginleştirir.
Kadınlar Kulübü'nün sosyal ve kültürel faaliyetleri, kentte düzenlenen festivaller, Hatayspor'un kuruluşu, Ak-İş fabrikasının Antakya ekonomisine sağladığı katkılar ve bunların beraberinde getirdiği sendikal hareketler, bu dönemin öne çıkan gelişmeleri arasında yer alır.
Bütün bu değişimler, Antakya Gazetesi'nin yayın politikasını da etkiler. Kentin gündelik yaşamından yansıyan olaylar, kimi zaman eleştirel, kimi zaman yergici bir dille sayfalara taşınır. Gazete, yalnızca haber veren bir yayın organı olmanın ötesine geçerek kentin toplumsal belleğini kayda geçirmeye başlar.
12 Mart 1971 tarihinde askerî müdahale gerçekleşir. Ardından sıkıyönetim ilan edilir. Ulusal basın gibi yerel basın da sıkıyönetim uygulamalarının baskısı altında kalır; yayınlarını belirlenen kurallar ve kısıtlamalar çerçevesinde sürdürmek zorunda bırakılır.
Bu süreçte Antakya Gazetesi'nin yönetim kadrosunda önemli değişiklikler yaşanır. Gazetenin imtiyaz sahipliğini Nezih Gassan Seyfettinoğlu üstlenir. Yazı işleri müdürlüğüne İbrahim Dibooğlu, müessese müdürlüğüne ise Faik Çağlar getirilir.
Yönetimdeki bu değişiklik, ilerleyen yıllarda Nezih Gassan Seyfettinoğlu'nun omuzlarına daha büyük sorumluluklar yükleyecektir. Sorgulayan, eleştiren ve düşüncelerini açıkça dile getiren bir gazeteci olarak o da zaman zaman düşüncelerinden dolayı yargılanır ve tutuklanır.
Adana-Hatay Sıkıyönetim Komutanlığı'nın disiplin uygulamalarına uymadığı gerekçesiyle askerî mahkemede yargılanır. Yargılama sonucunda gazete hakkında dört aylık bir yayın kısıtlaması kararı verilir.
Bütün bu zorlu gelişmeler yaşanırken aileye yeni bir can katılır. Daha önce henüz bir buçuk yaşındayken kızamık hastalığından kaybedilen Sinan'ın adı, yeni doğan çocuğa verilir. Küçük Sinan, aileye yeniden coşku ve yaşam enerjisi getirir.
Aile, yüce Yaratıcı'nın Sinan'ı, kaybettikleri evlatlarının ardından kendilerine bir armağan olarak gönderdiğine inanır. Onun sağlıklı ve uzun bir yaşam sürmesi için adaklar adanır, kurbanlar kesilir. Sinan artık ailenin küçük kralıdır. Sevgiyle örülmüş görünmez bir taç, onun başına çoktan konmuştur.
Küçük Kral, Antakya'da düzenlenen “En Güzel Çocuk Yarışması”na katılır ve birinci seçilir. Krallık tacını Ahmet Özhan'ın elinden alır. Artık yalnızca ailesinin değil, Antakya'nın da çocuk kralıdır.
BİR GAZETENİN YENİDEN ŞEKİLLENEN KİMLİĞİ
İnönü Hükûmeti döneminde Çalışma Bakanlığı görevini yürüten Bülent Ecevit, 4 Mayıs 1972 tarihinde CHP Genel Başkanlığına seçilir. Ecevit'in çalışma yaşamı ve işçi haklarına ilişkin söylemleri, Nezih Gassan Seyfettinoğlu'nun büyük ilgisini çeker.
Bu gelişme, Antakya Gazetesi'nin yayın politikasını da etkiler. Gazete, zaman içerisinde sosyal demokrat bir çizgiye yönelir. Yaşanan düşünsel dönüşüm, okur ve yazar kadrosunun genişlemesine katkıda bulunur. Antakya Gazetesi, merkez sol düşüncenin bölgedeki önemli yayın organlarından biri hâline gelir; adeta bu düşüncenin amiral gemisi konumuna yükselir.
Toplumsal uzlaşı arayışının sürdüğü bu dönem, 12 Eylül 1980 tarihinde Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanlarının gerçekleştirdiği askerî müdahaleyle bir kez daha kesintiye uğrar.
Siyasi partiler kapatılır, siyasi liderler gözetim altına alınır ve siyaset yapmaları yasaklanır. Ulusal ve yerel basın da bu müdahaleden payını alır. Yayın hayatı, yeni dönemin baskı ve kısıtlamaları altında sürdürülmeye çalışılır.
7 Kasım 1982 tarihinde yeni anayasa için halk oylaması yapılır. Anayasa, yüzde 92'yi aşan “evet” oyuyla kabul edilerek yürürlüğe girer.
1983 yılında genel seçimler gerçekleştirilir. Eski siyasi liderlerin yasakları sürerken Turgut Özal başbakanlık görevini üstlenir.
Siyaset sahnesine yeni isimler çıkar. Yerel basın da değişen koşullara uyum sağlamaya çalışır. Daha özgürlükçü bir yayın anlayışına yönelirken, ülkenin ekonomik ve siyasi dönüşümünü yakından izler. Liberal ekonominin getirdiği olanaklardan yararlanır; ancak hukukun üstünlüğü, insan hakları ve özgürlükler söz konusu olduğunda eşit ve adil bir düzenin kurulup kurulamayacağını sorgulamayı sürdürür.
TİPO'DAN OFSETE: YEREL BASININ DEĞİŞEN YÜZÜ
Bu gelişim süreci içerisinde yerel basın, teknolojik bir dönüşüm de yaşar. Geleneksel tipo baskı sistemi yavaş yavaş terk edilir; yerini ofset baskı teknolojisi almaya başlar.
Ancak bu dönüşüme ayak uydurmak her gazete için kolay değildir. Yeni baskı sistemine geçecek ekonomik gücü bulamayan gazeteler, kimi zaman yayın haklarını devretmek, kimi zaman da yayın hayatlarına son vermek zorunda kalır.
İşte bu zorlu dönemde Antakya Gazetesi'nin imtiyaz sahibi Nezih Gassan Seyfettinoğlu da yorulur. Yaşam mücadelesini tamamlayarak aramızdan ayrılır.
Gassan Bey'in vefatından sonra, gazetecilik eğitimi alan ve çocukluğundan itibaren babasının mesleki birikimini yakından gözlemleyen ailenin küçük kralı Sinan, gazetenin yönetimini üstlenir. Babasından devraldığı deneyimi ve yönetim anlayışını yaşatarak Antakya Gazetesi'nin yayın hayatını sürdürmeye çalışır.
KİMLER GELDİ, KİMLER GEÇTİ…
Yerel basının ve Antakya Gazetesi'nin tarihsel gelişimini kısaca özetlemeye çalıştığım bu yazıda, yaşanan sürecin hiç de kolay olmadığını sizlerin de hissettiğini düşünüyorum.
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de gazete sahibi olmak, gazetecilik ve yazarlık yapmak son derece zor bir uğraştır. Bazen siyasi baskıların, bazen ekonomik güçlüklerin, bazen de okurların sert eleştirilerinin hedefi olursunuz.
Kimi zaman olağanüstü koşullar ortaya çıkar. Düzenin dayattığı sınırlara uymak zorunda kalır, susarsınız. Ancak bu suskunluk bile bazen yerel bilinci korumaya, toplumu bilgilendirmeye ve daha büyük kayıpların önüne geçmeye yönelik bir çabanın parçasıdır. Acı ama gerçek…
Acılar insanı olgunlaştırır mı? Bilmiyorum.
Şehrimizle birlikte bizler de yıkıldık. Yerel basın bugün can çekişiyor. Bu duruma daha ne kadar dayanabiliriz, onu da bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var: Antakya'yı yeniden inşa ederken yalnızca binalara, sokaklara ve meydanlara değil; kentin belleğine, sesine ve ruhuna da ihtiyacımız var. Bu belleğin en önemli taşıyıcılarından biri de yerel basındır.
Antakya'yı yeniden ayağa kaldırırken yerel basına, onun biriktirdiği belleğe ve taşıdığı ruha her zamankinden daha fazla gereksinim duyuyoruz. Yerel basının yaşaması ise ancak siz değerli okurların desteğiyle mümkün olacaktır.
Rahmetli Gassan Bey'in, Antakya Gazetesi'nin varlığını Antakya'nın varlığıyla özdeşleştiren çok anlamlı bir sözü vardı:
“Antakya var olduğu sürece, Antakya Gazetesi yaşayacaktır.”
Bu sözü her yerde, büyük bir gururla dile getirirdi.
Hayatta olsaydı, bugün bu sözü değiştirir miydi, bilmiyorum. Ancak gazetesinin hâlâ yaşıyor olmasıyla gurur duyar; Antakya'nın yaşadığı yıkımı, kuşkusuz, derinden hisseder ve buna çok ama çok üzülürdü.
Rahat uyu Gassan Abi…
Gazeten yaşıyor. Antakya da yaşayacak.
Yerel basının yaşaması umuduyla Antakya Gazetesi'nin 60. kuruluş yıl dönümünü kutluyor; bu gazetenin geçmişten bugüne emeği geçen bütün çalışanlarına, gazetecilere, yazarlara ve basın emekçilerine sevgi ve saygılarımı sunuyorum.